İktidarın çürüttüğü yalnızca kurumlar değil; adalet duygusu, toplumsal güven ve inanca bağlı değerlerdir.

“Cumhuriyet, bilhassa kimsesizlerin kimsesidir.”

Gazi Mustafa Kemal Atatürk, 1 Kasım 1928’de TBMM’de bu sözlerle Cumhuriyet’in toplumsal sorumluluğunu ortaya koymuştu. Devletin gücü, kimsesizlerin hakkını koruyabildiği ölçüde anlamlıydı.

Muhafazakâr siyaset de yıllarca benzer bir iddiayla yürüdü: Yolsuzlukla, yoksullukla ve yasaklarla mücadele edilecek; ahlaklı, dürüst, liyakatli bir nesil yetiştirilecekti. Asım’ın nesli, inancını çıkarına alet etmeyen, emaneti koruyan, kul hakkından sakınan bir kuşağın simgesiydi.

Peki, bugün o nesil nerede?

Onun yerine paraya, makama, unvana ve iktidarın nimetlerine ulaşmaya odaklanan bir anlayış mı yerleşti? Dün eleştirilen düzen, bugün farklı isimler ve ilişkiler üzerinden yeniden mi üretiliyor?

Muhafazakâr kesimlerdeki hayal kırıklığının temelinde bu sorular yatıyor. İnsanlar yalnızca tutulmayan siyasi vaatlerden değil, uğruna mücadele ettikleri değerlerin iktidar eliyle aşındırılmasından da rahatsız.

Ahlakın yerini gösteriş, liyakatin yerini sadakat, hizmetin yerini imtiyaz aldığında ortaya çıkan tablo, basit bir siyasi başarısızlık değildir. Bu, değerler sisteminin içeriden çürümesidir.

LİYAKATSİZLİK, ÇIKAR AĞI VE FON DOSYALARI

Bir kurumun başına, işi en iyi yapacak kişi yerine siyasi yakınlığı bulunan biri getirildiğinde bunun bedelini yalnızca kurum ödemez. Kamu kaynakları, denetim mekanizmaları ve toplumun devlete duyduğu güven de zarar görür.

Liyakat dışlanıp sadakat ödüllendirildiğinde, zamanla birbirini koruyan ilişkiler ağı oluşur. Birinin açtığı kapı diğerine, diğerinin sağladığı imkân bir başkasına yarar. Siyasetten bürokrasiye, ekonomik çevrelerden denetim mekanizmalarına uzanabilen bu ilişkiler, siyasi kirliliğin ahtapot ağına dönüşebilir.

Fonlara ilişkin yolsuzluk iddiaları ve soruşturmalar, bu nedenle yalnızca paranın izini sürmekten ibaret değildir.

Elbette iddialarla kesinleşmiş suçları birbirinden ayırmak gerekir. Ancak bu ilke, sistemin nasıl işlediğine ilişkin soruları engellememelidir.

Milyarlarca liralık kaynakların söz konusu olduğu bir tabloda sorulması gereken açıktır: Denetim mekanizmaları görevlerini yaptı mı? Riskler neden zamanında önlenemedi? Kurumlar hangi sorumlulukları taşıyor? Siyasi bağlantılar karar süreçlerinde etkili oldu mu?

Mesele yalnızca kimin ne kazandığı değil, bu düzenin hangi ihmaller ve ilişkiler sayesinde mümkün hâle geldiğidir.

Liyakatsiz görevlendirmeler, etkisiz denetim ve hesap vermekten kaçınma birleştiğinde çürüme kurumsallaşır. Bunun sorumluluğu yalnızca tek tek kişilere yüklenemez; sistemi yönetenlerin ve denetlemekle yükümlü olanların sorumluluğu da açıklığa kavuşturulmalıdır.

İKTİDAR ÇÜRÜTÜR, DENETİMSİZ GÜÇ ZEHİRLER

Recep Tayyip Erdoğan’ın Refah Partisi döneminde gelir adaletsizliğini eleştirirken kullandığı, yoksullukla haksız kazanç arasındaki ilişkiye dikkat çeken meşhur ironik sözünü hatırlayalım:

“Fakir çalmasını iyi beceremediği için fakirdir, zengin de çalmasını iyi becerdiği için zengindir.”

Dün mevcut düzeni eleştirmek için kullanılan bu söz, bugün iktidarın kendi geçmiş iddialarıyla yüzleşmesini gerektiren bir çelişkiyi hatırlatıyor.

Güç zehirlenmesi, iktidarın kendisini denetimden muaf görmeye başlamasıyla ortaya çıkar. Eleştiri düşmanlık, hesap sormak husumet, denetim engel sayılır. Makam, geçici bir sorumluluk olmaktan çıkar; kişisel ayrıcalığa dönüşür.

Böyle bir düzende yanlışlar örtülür, sorumluluklar dağıtılır, çıkar ilişkilerinden yararlananlar sessiz kalır. Sessizlik düzeni, düzen de çürümeyi besler.

İktidarın çürüttüğü yalnızca kurumlar değildir. Toplumun adalet duygusu, devlete güveni ve ahlaki ölçüleri de bu süreçten zarar görür.

İNANÇ, ÇIKARIN KALKANI OLAMAZ

Muhafazakâr kesimlerdeki kırılmanın en derin boyutu, inançla davranış arasındaki mesafenin açılmasıdır.

Din, yalnızca sözle, sembolle ve başkalarının hayatını yargılamakla yaşanmaz. Emanete sahip çıkmak, kul hakkını gözetmek, haksızlığa karşı durmak ve adaleti yakınlık ilişkilerinin üzerinde tutmakla anlam kazanır.

Zalim babamız da olsa adaletten sapmamayı gerektiren bir anlayışta, haksızlığı yapanın kimliği değil, haksızlığın kendisi önemlidir.

Öyleyse inanç, iktidarı denetleyen bir ahlak ölçüsü mü olacak, yoksa iktidarın yanlışlarını örtmek için kullanılan bir kalkana mı dönüşecek?

İnsanların inançlarını sarsan da tam olarak bu çelişkidir: Başkalarına ahlak dersi verenlerin kendi çıkarları söz konusu olduğunda aynı ölçülere bağlı kalmaması.

Hiç kimse makamının sonsuza kadar süreceğini, gücünün kendisine dokunulmazlık kazandıracağını düşünmemelidir. İnsan, sahip olduğu imkânları kendi kudretinin eseri saydıkça sınırlarını unutur. Oysa siyasi güç de servet de geçicidir; geride kalan, insanın nasıl bir adalet anlayışı bıraktığıdır.

Eskiden bazı binaların girişinde “Mülk Allah’ındır” yazardı. Bugün ise kimi çevrelerde başka bir anlayışın hüküm sürdüğü izlenimi doğuyor: Gücü olan kazanır, bağlantısı olan yükselir, parası olan haklı çıkar!

Asım’ın nesli, makamın önünde eğilenlerden değil, makam sahibi olduğunda da adaletten ayrılmayanlardan oluşurdu.

Kimsesizlerin kimsesi olma iddiasıyla yola çıkıp gücün, paranın ve makamın kimsesi hâline gelmek, siyasetin en ağır çelişkisidir.

Çünkü iktidar insanı sınar; denetimsiz iktidar ise bu sınavı kaybetmenin bedelini bütün topluma ödetir.