Bir yemin ettim ki dönemem…
Sana fonların yolları, bana iflaslar;
Sana yatlar, katlar, bana boş cüzdanlar!
Sen servetine servet katarken,
Ben ay sonunu getiremeyen hesaplarla boğuşurum.
Sen kara paraya ak sayfalar ararken,
Ben helal lokmanın hesabını tutarım!
Ne tuhaf memleket değil mi?
Bir zamanlar meydanlarda üç kelime yankılanıyordu: Yolsuzluk, Yoksulluk, Yasaklar!
Bir zamanlar milletin iradesinden söz edenler, sandığı demokrasinin namusu sayanlar vardı. Seçim sonuçları lehlerine olduğunda millî irade baş tacıydı. Peki, siyasi hesaplar sandığın önüne geçtiğinde, iktidar değişikliği ihtimali belirdiğinde aynı irade neden birdenbire sessizliğe gömülüyor?
Sandık, kazanınca kutsal, kaybetme ihtimali doğunca sakıncalı mı oluyor?
Demokrasi, yalnızca kazananın alkışlandığı bir tören değildir. İktidarın değişebilmesi, seçmenin tercihinin kabul edilmesi ve yönetenlerin hesap verebilmesidir. Sandığın hükmünü yalnızca kazandığınızda tanıyorsanız, savunduğunuz şey millî irade değil, iktidarınızın devamıdır.
Bir yanda ekonomik sıkıntılarla boğuşan milyonlar, diğer yanda kısa sürede büyüyen servetler… Bir tarafta emekli pazarın kapanmasını bekliyor, diğer tarafta paranın hangi kapılardan girip hangi hesaplarda çoğaldığı tartışılıyor.
Fonlar, borsa işlemleri, şüpheli para hareketleri ve kara paranın aklanmasına ilişkin iddialar gündeme geldiğinde mesele birkaç kişinin servet hikâyesinden ibaret değildir. İddialar varsa araştırılmalı, suç varsa kanıtlanmalı, sorumlular kim olursa olsun hukuk önünde hesap vermelidir. Masumiyet karinesi herkes için geçerlidir; fakat denetimsizlik hiçbir iktidar için dokunulmazlık zırhı değildir.
Birileri parayı fondan fona aktarırken vatandaşın cebinden umut eksiliyor. Onların kazancı katlanırken dar gelirlinin borcu katlanıyor. Birinin portföyü büyüyor, ötekinin pazardaki filesi küçülüyor.
Onlar paralarına fon buluyor, vatandaş ay sonuna kadar dayanacak umut arıyor!
Bir yanda kazançların kaynağına ilişkin sorular, diğer yanda hayat pahalılığı altında ezilen milyonlar… İşte adalet yalnızca mahkeme salonlarında değil, ekonomik düzenin vicdanında da sınanıyor.
Üstelik iktidar, yirmi dört yıl önce yasaklara karşı mücadele edeceğini söylemişti. Bugün düşüncesini açıklamak isteyenlerin sesi baskıyla karşılaşıyor; gazetecilik, eleştiri ve muhalif söz çeşitli kısıtlamaların gölgesinde kalabiliyor. Basın özgürlüğünün daraldığı, eleştirel seslerin susturulmaya çalışıldığı bir ülkede yasaklar bitmiş sayılır mı?
Bir zamanlar yasaklardan şikâyet ederek iktidara gelenler, şimdi eleştirinin sesini kısmaya yöneliyorsa insan sormadan edemiyor: Yasaklar mı sona erdi, yoksa yasağı koyanlar mı değişti?
Ve ben yine aynı yemini ediyorum:
Bir yemin ettim ki dönemem!
Ne boş cüzdanın sessizliğine,
Ne haksız kazancın gösterisine,
Ne de millî iradeyi yalnızca işine geldiğinde hatırlayanların ezberine teslim olurum!
Sana fonların yolları, bana yokluğun kolları…
Sana servetin saltanatı, bana geçim derdi!
Ama unutmayın: Milletin iradesi kimsenin tapulu malı değildir. Sandık, iktidarların lütfu değil, halkın hakkıdır. Basın özgürlüğü yönetenlerin bağışı değil, demokrasinin güvencesidir. Adalet ise yalnızca muhalife hatırlatılacak bir kural değil, herkesi bağlayan ortak ölçüdür.