Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’ta meydana gelen ve tüm Türkiye’yi sarsan saldırılar, çocuk ve ergen psikolojisine dair kritik bir gerçeği yeniden gündeme taşıdı. Uzman Klinik Psikolog Kardelen Sevim, bu tür şiddet davranışları tek bir nedene indirgenemeyecek kadar karmaşık; aile içi iletişimden akran ilişkilerine, dijital dünyanın etkisinden kimlik arayışına kadar birçok faktörün birleşimiyle ortaya çıktığını ifade ederken, özellikle ergenlik döneminde ani sınır değişimleri, duygusal ihmal ve kontrolsüz dijital içerik maruziyetine dikkat çekti.
Çocuklar akran zorbalığına maruz kalabiliyor
Çocuklarda saldırgan davranışları tetikleyen çevresel ve duygusal faktörlerin bütüncül bir şekilde değerlendirilmesi gerektiğine dikkat çeken Sevim, “Çocuk yetiştirirken küçük yaşlardan itibaren çoğu zaman her şeye ‘evet’ diyoruz. Ancak çocuklar 14-15 yaşlarına geldiğinde, yani kimlik arayışının ve aynı zamanda cinsel kimlik karmaşasının yoğun yaşandığı dönemde, birden sınır koymaya başlıyoruz. Bu da ciddi çatışmalara yol açabiliyor. Bu yaş grubundaki çocuklar akran zorbalığına maruz kalabiliyor, aile içinde anne-baba çatışmalarına şahit olabiliyor ya da doğrudan bunları yaşayabiliyor. Bunun yanında dijital dünya çok yoğun bir şekilde hayatlarının içinde. Hatta bazı konularda ebeveynlerinden daha fazla bilgiye sahip olduklarını düşünüyorlar” ifadelerini kullandı.
Sosyal medya ve dizilerin güçlü bir rol model alanı olduğunu vurgulayan Sevim, “Şiddet içerikli oyunlar, 18 yaş üstü içerikler, agresif davranışların normalleştirildiği diziler ve filmler çocuklar üzerinde özendirici bir etki oluşturabiliyor. Bu içerikler çocukların beklentilerini yükseltiyor. Ancak gerçek hayatta bu beklentiler karşılanmadığında çocuk kendini yetersiz, değersiz hissedebiliyor. Bu noktada da bir ‘kendini deneme’ sürecine giriyor. Aynı zamanda bu süreçte kendini ispatlama ihtiyacı da devreye giriyor. Özellikle bu oyunların ve dijital ortamların çoğu bireysel değil, grup halinde ilerliyor. Bu gruplarda lider figürler oluyor ve çocuklar çoğu zaman kendi düşüncelerinden ziyade o liderlerin yönlendirmesiyle hareket ediyor. Bu da dürtüselliği artırıyor. Dikkat eksikliğiyle birleştiğinde daha riskli davranışlar ortaya çıkabiliyor” diye konuştu.
“Aileler çoğu zaman çocukların davranışlarına odaklanıyor"
Ailenin rolüne de dikkat çeken Sevim, “Aileler çoğu zaman çocukların davranışlarına odaklanıyor, duygularına değil. Yani çocuk öfkeli mi, içine kapanık mı, üzgün mü; bunun altında yatan duygu ne, bunu anlamaya çalışmıyor. Oysa çocuğun hissettiği şey belki sevilmeme, belki değersizlik ya da yetersizlik duygusu. Bu duygular fark edilmediğinde, çocuk kendini ifade edemediği için farklı ve bazen tehlikeli yollarla kendini göstermeye çalışabiliyor. Aileler çocuklarıyla mutlaka iletişim kurmalı. Ama bu iletişim “arkadaş gibi” olmak üzerinden değil, anne-baba rolünü koruyarak olmalı. Çünkü çocuğun zaten arkadaşları var; onun ihtiyacı olan şey sağlıklı bir ebeveyn figürü. Aksi halde çocuk, anne-babayı da arkadaş gibi görmeye başlıyor ve bu da otorite ve sınır sorunlarını beraberinde getiriyor” dedi.
"‘Benimle ilgilenin, beni görün’ demenin bir yolu olabilir"
Çocuğun şiddete eğilimli olabileceğini gösteren belirtileri de dile getiren Sevim, bu belirtilerin görülmesi halinde bir uzman desteği alınması noktasında da uyardı. Sevim, “Tamamen içine kapanması, sürekli odasında vakit geçirmesi, iletişim kurmaktan kaçınması önemli sinyaller. Günlük basit sorulara bile tepki vermemesi, duygularını paylaşmaması aslında ‘benimle ilgilenin, beni görün’ demenin bir yolu olabilir. Bu noktada sadece aileyi suçlamak doğru değil. Çünkü çocuklar okulda, sosyal çevrede ve toplumda da birçok etkene maruz kalıyor. Bu yüzden okullardaki psikolojik danışmanlık hizmetlerinin daha güçlü olması gerekiyor. Sadece öğrencilere değil, ailelere de yönelik bilinçlendirme çalışmaları yapılmalı” ifadelerinde bulundu.




