Sera Kadıgil’in kürsüden haykırdığı gerçek, bir fon skandalından çok daha büyük: Denetimsiz iktidarın kurduğu düzende, hesap soracak makamlarla hesap verecek makamlar aynı siyasi iradenin gölgesinde buluşuyor.
TBMM kürsüsü bazen bir mikrofon, bazen de üzeri örtülen gerçeklerin kapağını kaldıran bir levye olur. Türkiye İşçi Partisi Sözcüsü Sera Kadıgil’in bütçe konuşması, işte o levyenin dokunduğu yeri gösterdi.
Kürsüden yükselen ses, yalnızca iktidar sıralarını değil, emeğiyle yaşayan milyonların vicdanını da sarstı.
Bir tarafta haftanın altı günü, günde on saat çalışıp 30 bin lirayla ayakta kalmaya çalışan insanlar…
Diğer tarafta tek bir çivi çakmadan, tek bir mal üretmeden servetlerine servet kattığı öne sürülenler!
Biri alın terini damla damla biriktiriyor, diğeri milyonları bir imzayla süpürüyor.
Emekliye sabır, işçiye kemer sıkma, yoksula şükür tavsiye edilen memlekette, bazılarına servetin kapısı ardına kadar açılıyorsa ortada yalnızca ekonomik bir sorun değil, ahlaki bir iflas vardır.
Kamuoyuna yansıyan fon ve borsa işlemlerinden kaynaklanan zararın en iyimser hesaplamayla 800 milyar liraya ulaşabileceği iddia ediliyor.
Bu rakamı anlamak için ekonomist olmaya gerek yok.
Kadıgil’in verdiği örnek yeterli: Bütün çocuklara okullarda bir öğün ücretsiz yemek sağlamanın yıllık maliyeti 250 milyar lira. Adalet Bakanlığının açıklamasına dayandırdığı değerlendirmeye göre ise yalnızca 214 kişinin fonlardan götürdüğü öne sürülen para yaklaşık 200 milyar lira!
Demek ki mesele kaynak yokluğu değil, kaynağın kime ayrıldığıdır. Çocukların beslenmesine bütçe bulunamazken servet sahiplerinin iştahına milyarlar yetiyorsa bu, bütçenin değil, vicdanın kara deliğidir. Bir ülkenin geleceği çocuklarının beslenme çantasına sığarken, bir avuç insanın serveti kamu vicdanının üzerine çöreklenemez.
Asıl mesele, paranın kimler tarafından alındığından ibaret de değil.
O paralar hangi denetim mekanizmalarının gözü önünde el değiştirdi? Sermaye piyasalarını gözetmekle görevli SPK, BDDK ve Borsa İstanbul ne yaptı? Şirketleri, fonları ve işlemleri izlemekle yükümlü kurumlar neden zamanında etkili biçimde devreye giremedi?
Üstelik bu kurumların tepesindeki isimler, siyasi iradenin tercihleriyle görevlendiriliyor. Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği, İletişim Başkanlığı ve Devlet Denetleme Kurulu geçmişi bulunan isimlerin Borsa İstanbul yönetiminde yer aldığı bir tabloda, yaşananların bütün boyutlarıyla aydınlatılması zorunludur.
Şimdi önümüze bir kurtarıcı masalı konuluyor: Cumhurbaşkanının haberi yokmuş, duyunca öfkelenmiş, hesabı soracakmış!
İyi de bu düzenin yöneticileri kim? Atamaları yapan kim? Yetkiyi tek elde toplayan kim?
Madem herkesin her şeyinden sorumlu bir yönetim anlayışı var, böylesine büyük bir skandalın sorumluluğu söz konusu olduğunda neden herkes birdenbire yetim kalıyor?
Devleti şirket, kurumları şube, yöneticileri de emir eri gibi gören anlayışın en büyük çelişkisi burada. Yetki tek elde toplanınca başarı sahipleniliyor; başarısızlık ortaya çıkınca sorumluluk ortadan kayboluyor. İyi giden her şeyin mimarı belli, kötü giden hiçbir şeyin faili yok!
Bunun adı yönetim değil, siyasi matruşkadır. Her bebeğin içinden bir başkası çıkar; fakat sorumluluk sırası geldiğinde en küçük bebeğin bile kapısı kilitlidir.
Muhalefetin fon skandalını araştırmak üzere komisyon kurulması talebinin iktidar oylarıyla reddedilmesi, kuşkuları daha da büyütüyor. İliç faciasında ve Yenidoğan Çetesi skandalında araştırma komisyonlarına kapı açan Meclis, konu finansal ilişkiler ve siyasi sorumluluk olduğunda neden kapılarını kapatıyor?
Komisyon kurulursa kimlerin adı gündeme gelecek? Kimler fonzade olmayı beklerken fonzede durumuna düştü? Bürokrasi, yargı ve emniyet çevrelerine uzandığı ileri sürülen ilişkilerin gerçek boyutu nedir? Bunlar söylentiyle değil, bağımsız ve etkili bir araştırmayla açıklığa kavuşturulmalıdır.
Çünkü komisyonu engellemek, iddiaları ortadan kaldırmaz; yalnızca şüphelerin ömrünü uzatır. Hesap sorulmasını önlemek, hesap verilecek bir şey olmadığı anlamına gelmez.
İşte Sera Kadıgil’in kürsüden yükselen sözünün anlamı burada düğümleniyor: Hesap vermesi gerekenler, hesap soramaz!
Bir ülkede denetleyen de atayanın gölgesindeyse, denetlenen de aynı gölgenin altında korunuyorsa, mesele birkaç kötü yöneticiyi görevden almakla çözülemez. Sorun, denetimsizliği mümkün kılan sistemin kendisidir.
Gazeteciler gözaltına alınırken, haberler karartılmaya çalışılırken, hakikatin sesini kısmak isteyenler şunu unutmamalı: Gerçek, üzeri örtüldükçe yok olmaz; yalnızca daha büyük bir öfkenin altında birikir.
Bugün mızrağı çuvala sığdırmaya çalışabilirler. Fakat çuvalın dikişleri çoktan atmışsa mesele mızrağı saklamak değil, neden o kadar çok mızrak bulunduğunu açıklamaktır.
Ve son söz: Hukuk, siyasi sadakatin emrine verilemeyecek kadar değerlidir. Bu iddialar bağımsız yargı önünde araştırılmalı, sorumluluğu bulunan herkes makamına ve nüfuzuna bakılmaksızın hesap vermelidir.
Çünkü devletin en büyük itibarı, yönetenlerin hesap sorması değil; gerektiğinde kendilerinin de hesap verebilmesidir. Adaletin terazisi bir gün herkesi tartacaksa, hiçbir koltuk sonsuza kadar kefeye dönüşemez…