Türkiye’de son yıllarda emekli geçinemiyor, öğrenci karnını doyuramıyor, çalışan ay sonunu getiremiyor, esnaf dükkânını döndüremiyor. Artık ortada yalnızca ekonomik bir kriz değil, toplumsal bir mutsuzluk da var.

Bugün Türkiye’de hayatından, kazancından, sektöründen, geleceğinden ve içinde bulunduğu koşullardan memnun olan insan bulmak neredeyse imkânsız.

Emekliler açlık sınırının altında yaşam mücadelesi veriyor. Öğrenciler barınma ve beslenme ihtiyaçlarını karşılamanın derdinde. Çalışanlar, henüz maaşlarını aldıkları gün ay sonunu nasıl getireceklerini hesaplıyor. Sanayici artan maliyetlerle, ihracatçı kur politikalarıyla, küçük esnaf dükkân kirasıyla ve ağır vergi yüküyle mücadele ediyor.

Devlet güvencesine inanarak yıllarca biriktirdiği parasını fonlara yatıran yüz binlerce insan, bugün birikimlerinin eriyişini çaresizlik içinde izliyor. Koca koca holdingler zarar açıklıyor, borsada yatırımcı güven kaybı yaşıyor. Çiftçiler üretmek yerine üretmemenin, hayvancılıkla uğraşanlar ise hayvan yetiştirmek yerine yetiştirmemenin daha kârlı olup olmadığının hesabını yapıyor.

Bir zamanlar üretmek, çalışmak, yatırım yapmak ve geleceğe hazırlanmak anlamına gelen çaba, bugün birçok insan için hayatta kalma mücadelesine dönüşmüş durumda. İnsanlar artık daha iyi bir yaşam kurmayı bir kenara bırakmış, sahip olduklarını kaybetmemenin hesabını yapıyor.

Peki, bütün bunların sorumluluğunu kim üstleniyor?

Sorumluluğu yalnızca küresel gelişmelere, uluslararası piyasalara ve bölgemizde yaşanan olaylara mı yükleyeceğiz? Bu ülkeyi 25 yıldır yöneten iktidarın sorumluluğu yok mu diyeceğiz?

İktidarların görevi sorunlarla mücadele etmek, vatandaşın yükünü hafifletmek ve kalıcı çözümler üretmektir. Oysa bugün iktidarın uyguladığı politikalar, toplumun geniş kesimleri için sorunların çözümünden çok, sorunun kendisi hâline gelmiş durumda.

Üstelik sorunları çözmekle sorumlu olanlar, sorunları dile getirenleri dinlemek yerine onlardan hesap soruyor. Geçim sıkıntısını anlatan, hakkını arayan, adalet talep eden insanlar baskıyla karşılaşıyor; eleştirenler susturuluyor, itiraz edenler hapse atılıyor. Sorunları konuşmanın bile bedelinin olduğu bir düzende, sorunların nasıl çözüleceğini bekleyebiliriz? Oysa bir ülkeyi yönetmek, eleştirileri susturmak değil, o eleştirilerin neden ortaya çıktığını anlamak ve gereğini yapmaktır.

Gençlerimiz başka ülkelerde hayat kurmayı düşünüyor, çalışanlar emeğinin karşılığını alamadığını iliklerine kadar hissediyor. Emekliler ise yıllarca çalışıp ürettikten sonra insanca bir yaşam sürme haklarının ellerinden alındığını düşünüyor. Milyonlarca insan geleceğinden endişe ederken iktidarın bu tablonun sorumluluğunu üstlenmek yerine eleştirenleri hedef alması, toplumdaki umutsuzluğu daha da derinleştiriyor.

Bir ülkede herkesin, her kesimin, her sektörün ve her şehrin aynı anda ekonomik ve sosyal kaygılarla boğuşması tesadüfle açıklanamaz. Bu tablo, yönetim anlayışının ve uygulanan politikaların ciddi biçimde sorgulanmasını gerektiriyor.

Öyleyse soruyu bir kez daha soralım: Bu ülkede mutlu olan var mı?

Türkiye bu yükü daha ne kadar taşıyabilir? İnsanlar daha ne kadar geçim derdiyle, gelecek kaygısıyla ve baskıyla yaşayabilir? Sorunları çözmek yerine sorunları dile getirenlerin cezalandırıldığı, eleştirinin tehdit olarak görüldüğü bu düzenin sürdürülebilir olmadığı artık görülmelidir.

İktidardan çözüm bekleyenlerin umudu tükeniyorsa değişimin zamanı gelmiştir. Türkiye’nin ihtiyacı, aynı sorunları üreten politikaların devamı değil; adaletin, özgürlüğün, emeğin ve refahın yeniden değer kazandığı yeni bir anlayıştır.

Bu düzen böyle gitmez, gitmemeli! Bu ülkenin insanları yoksulluğa mahkûm değil, insanca yaşamaya layık. Gençler umudunu başka ülkelerde aramak zorunda değil, emekliler ömrünün sonunda geçim hesabı yapmak zorunda değil, hakkını arayanlar susturulmaktan korkmamalı.

Çünkü değişim yalnızca iktidarın değişmesi değil, insanların hayatının değişmesidir. Türkiye’nin ihtiyacı korkunun değil umudun, baskının değil özgürlüğün, yoksulluğun değil refahın egemen olduğu bir gelecektir.

Ve o gelecek için değişim artık bir tercih değil, toplumsal bir ihtiyaçtır...

YENİGÜN GAZETESİ'NDEN ALINTIDIR