Bir zamanlar eşinin cenazesini morgda bırakıp teşkilat nöbetine koşanların davası, bugün ultra lüks hayatların, imtiyazların ve yolsuzluk iddialarının gölgesinde. Peki, o günkü heyecandan, fedakârlıktan ve ahlaki iddiadan geriye ne kaldı?

Recep Tayyip Erdoğan anlatıyor.

Refah partisi il başkanı.

Sene 1985…

İstanbul İl Başkanlığı görevini üstlendiğimde koca şehirde yalnızca sekiz ilçe teşkilatımız vardı. On bir ilçede adımız bile yoktu; il merkezimiz dahi bulunmuyordu. Bir akşam arkadaşlarla çaresizlikten ağladığımızı hatırlıyorum. Sonra kolları sıvadık. Üç ayda on dokuz ilçenin tamamında teşkilatlandık.

Bir de karar aldık: Teşkilatlar her akşam 18.00 ile 22.00 arasında açık kalacaktı. Yokluğun, imkânsızlığın ve fedakârlığın hüküm sürdüğü yıllardı. Makam yoktu, servet yoktu, gösterişli araçlar yoktu. Ama inanç vardı, dava vardı, sorumluluk vardı.

Bir akşam Şişli teşkilatını telefonla aradık; cevap veren olmadı. Saat 18.20’de ben de aradım. Yine açan yoktu. Arabaya atlayıp yola çıktım. Kapıyı çaldığımda karşıma gözleri yaşlı bir genç çıktı. Neden ağladığını sordum. Bir işi olduğu için teşkilatı yarım saat geç açtığını söyledi.

Adı Abdülmecit’ti.

Asıl acıyı ertesi sabah öğrendim.

Abdülmecit’in eşi doğum sırasında hayatını kaybetmişti. Yeni doğan yavrusunu baldızına teslim etmiş, eşinin cenazesini SSK Okmeydanı Hastanesi’nin morguna indirmiş ve “Nöbetim var!” diyerek teşkilata koşmuştu.

İşte o günlerin mayası buydu.

İnsanlar acılarını bile erteleyebiliyor, kendilerinden önce davalarını düşünebiliyordu. Çünkü dava dedikleri şey bir makamın, bir servetin, bir ayrıcalığın adı değildi. Uğruna fedakârlık yapılacak bir ülküydü.

Peki, ne oldu bu davaya?

Abdülmecit’in nöbet tuttuğu teşkilatlardan iktidar saraylarına uzanan yol, hangi kavşakta değişti?

Bir zamanlar teşkilat binası bulamayanlar, bugün devletin imkânlarını yönetiyor. Dün telefonun başında nöbetçi arayanlar, bugün koca kurumların başında. Dün bir ilçenin kapısını açık tutabilmek için çırpınanlar, bugün kapılarına yaklaşılması bile zor koruma duvarlarının ardında.

Elbette bir davanın iktidara gelmesi, imkânlarının artması ve mensuplarının yükselmesi başlı başına suç değildir. Asıl mesele, o imkânların hangi amaçla kullanıldığı, zenginliğin nasıl edinildiği ve iktidarın kimlere ne tür ayrıcalıklar sağladığıdır.

Ne var ki bugün karşımızda, kuruluş yıllarının fedakârlık ruhuyla kolayca bağdaştırılamayan bir manzara var: Ultra lüks hayatlar süren mutlu bir azınlık, makamların sağladığı koruma kalkanları, ayrıcalıklarla çevrili çevreler ve kamuoyunun gündeminden düşmeyen yolsuzluk iddiaları…

Bir zamanlar davaya adanmışlıkla övünenlerin bugün servetleriyle, makamlarıyla ve erişilmezlikleriyle anılması, insanı ister istemez düşündürüyor.

Dün dava için nöbet tutuluyordu; bugün bazıları davanın sağladığı imkânların nöbetini mi tutuyor?

Üstelik mesele yalnızca içerideki itibar kaybı da değil. Yolsuzluk iddialarının uluslararası alanda, Norveç’e kadar uzanan yankılarının konuşulduğu bir dönemde, ülkenin ve iktidarın itibarı da sorgulanıyor. Bir zamanlar dünyaya ahlak, adalet ve kalkınma iddiasıyla seslenenlerin bugün bu iddialara cevap vermek zorunda kalması, başlı başına bir siyasi çelişkidir.

İtibar, kürsülerden kaç kez tekrarlandığıyla değil, hayatın içinde ne ölçüde korunduğuyla ölçülür. Bir ülkenin saygınlığı, yönetenlerin kendileri için kurduğu koruma duvarlarının yüksekliğiyle değil, hukuk karşısında herkesin eşit olup olmadığıyla belirlenir.

Dahası, AKP’nin ilk yıllarında yolsuzluk, yoksulluk ve yasaklarla mücadele iddiası, geniş toplum kesimlerinde bir değişim umudu yaratmıştı. O günkü heyecanın kaynağı yalnızca iktidar olma arzusu değildi; siyasetin kirlenmiş ilişkilerden arındırılacağı, kamu kaynaklarının korunacağı ve ayrıcalıkların sona ereceği beklentisiydi.

Bugün ise aynı iddiaların sahiplerine şu soru yöneltiliyor: Mücadele ettiğinizi söylediğiniz düzenin karşısına mı geçtiniz, yoksa zamanla o düzenin yeni sahipleri mi oldunuz?

Elbette her yolsuzluk iddiası kanıtlanmış bir suç değildir. Ancak iddiaların üzerine gitmek, şeffaflık sağlamak ve hesap vermek iktidarın sorumluluğudur. İddiaları görmezden gelmek ya da eleştirileri yalnızca siyasi saldırı olarak nitelemek, güven kaybını önlemeye yetmez.

Çünkü insanların hafızasında Abdülmecit’in hikâyesi hâlâ duruyor. Eşinin cenazesini morgda bırakıp nöbete koşan bir insanın fedakârlığı, bugün makam ve servet sahibi olanlar için yalnızca duygusal bir hatıra değildir; aynı zamanda ağır bir ahlaki ölçüdür.

O günün Abdülmecit’i, kendisinden bir şey eksiltmeyi göze alarak davasına sahip çıkıyordu. Bugün bazı siyasetçilerin ve çevrelerinin kamuoyunda tartışılan ayrıcalıkları ise davanın kimlere ne kazandırdığı sorusunu gündeme getiriyor.

Bir zamanlar yokluk içinde kurulan teşkilatlar büyüdü; binalar yükseldi, makamlar çoğaldı, iktidar kalıcılaştı. Fakat bütün bu büyümenin yanında aynı ölçüde büyümesi gereken adalet, ahlak ve hesap verme sorumluluğu ne durumda?

Ona bakmak lazım.

Davanın gerçek anatomisi burada ortaya çıkıyor: Kurumlar büyürken vicdan küçülüyorsa, makamlar çoğalırken eşitlik kayboluyorsa, servet artarken itibar eksiliyorsa ortada yalnızca bir siyasi başarı hikâyesi yoktur.

Abdülmecit’in nöbeti, bir zamanlar davanın ne uğruna var olduğunu anlatıyordu. Bugün o hikâyeyi kürsülerde anlatanların önce kendilerine sorması gereken soru şudur:

O günkü fedakârlık, bugünkü imtiyazları meşrulaştırmak için mi vardı?

Çünkü hiçbir dava, geçmişte ödenmiş bedelleri bugünün ayrıcalıklarına dönüştürme hakkı vermez. Ve hiçbir iktidar, kuruluş yıllarının temiz hatırasını sonsuza kadar bugünün hesabından kaçmak için kullanamaz.

Abdülmecit’in nöbeti hâlâ hafızalarda. Asıl soru şu: O nöbetin ahlakını kim devraldı, kim unuttu, kim de onun hatırasının arkasına saklandı?

Davanın mayası bozulmuş. Bundan sonrası tufan kendisini iman ve ahlak gemisine atan kurtulur.

Atamayan kendi yalan, dolan, talan düzeninde boğulur gider. Bir “dava” nın hüzünlü siyasal anatomisinin final perdesinin kibir sahnesinin son repliklerini dinliyoruz!