Bazı şiirler vardır; yazıldığı tarihte bir dönemi anlatır, fakat aradan yüz yılı aşkın zaman geçse bile insanın yakasına yapışmayı sürdürür.

Tevfik Fikret’in “Han-ı Yağma” sı tam da böyle bir şiirdir.

1912’de, Osmanlı’nın siyasal ve ekonomik bakımdan ağır bir bunalımdan geçtiği günlerde kaleme alınır. Fikret, ülkenin kaynaklarının belirli ellerde toplanmasına, adaletsizliğe, ayrıcalığa ve halkın yoksulluğuna karşı öfkesini şiirin içine bir hançer gibi yerleştirir.

Ama asıl marifeti şudur:

Fikret, yağmayı yalnızca anlatmaz.

Yağma masasını kurar.

Sofrayı önümüze koyar.

Efendileri sandalyelerine oturtur.

Sonra da o meşhur nakaratla perdeyi açar:

“Yiyin efendiler yiyin...”

Ne acı bir ironi!

Çünkü masadaki yemek aslında yemek değildir.

Masada milletin hayatı vardır.

Milletin emeği vardır.

Çocuğun geleceği, işçinin alın teri, köylünün tarlası, memurun maaşı, gencin umudu, yaşlının biriktirdiği hayat vardır.

Sofranın örtüsü kadife olabilir; fakat altında titreyen şey halkın hayatıdır.

İşte Fikret’in asıl tokadı burada patlar.

Çünkü mesele yalnızca birilerinin zenginleşmesi değildir.

Mesele, bir ülkenin ortak varlığının özel bir mülk gibi görülmeye başlanmasıdır.

Siyasetçinin makamı, bürokratın imzası, sermayenin gücü, devletin kasası, kamu malı ve yurttaşın hakkı birbirine karışmaya başladığında ortaya artık bir yönetim düzeninden çok başka bir şey çıkar:

Han-ı Yağma.

Üstelik yağma her zaman kepçeyle yapılmaz.

Bazen bir ihale dosyası kadar sessizdir.

Bazen bir imza kadar küçüktür.

Bazen bir istisna maddesine sığınır.

Bazen “kamu yararı” tabelasının arkasına saklanır.

Bazen de o kadar ustaca ambalajlanır ki, vatandaş yağmanın kendisini değil, ambalajını görür.

İşte siyaset burada başlar, muhasebe burada biter.

Fikret’in “nazlı beyleri” de yalnızca zenginlik peşinde koşan insanlar değildir. Onlar aynı zamanda hak duygusunun sınırlarını kendi çıkarlarına göre yeniden çizen bir zihniyetin sembolüdür.

Çünkü bir ülkede “hak” yalnızca güçlü olanın elinde şekillenmeye başladığında, hukuk terazisi de yavaş yavaş eğilir.

Bir kefeye vatandaş konur.

Öteki kefeye imtiyaz.

Vatandaşın cebinden alınan kuruşlar birikir, öbür kefede saraylar yükselir.

Sonra da millete dönülüp:

“Bakınız, ne güzel büyüyoruz!”

denir.

Oysa bazen büyüyen ekonomi değildir.

Sadece sofranın boyu büyümüştür.

Masaya yeni tabaklar gelir.

Yeni sandalyeler açılır.

Yeni garsonlar belirir.

Yeni isimler, yeni şirketler, yeni unvanlar, yeni dosyalar...

Fakat mutfağın kapısında bekleyen halkın tabağı hâlâ boştur.

Fikret’in şiirindeki en ağır cümlelerden biri bu yüzden hâlâ kulaklarımızı tırmalar:

“Verir zavallı memleket, verir ne varsa...”

Memleket verir.

Malını verir.

Vücudunu verir.

Hayatını verir.

Ümidini verir.

Hayalini verir.

Sonra bir gün dönüp bakar ve sorar:

“Peki, bana ne kaldı?”

İşte o sorunun cevabı, bir ülkenin demokrasi karnesidir.

Çünkü kamu kaynakları yalnızca bütçe rakamlarından ibaret değildir.

Bir ülkenin hazinesi, aynı zamanda vatandaşın geleceğidir.

Bir kamu kurumu yalnızca beton bina değildir.

Devletin kurumsal hafızasıdır.

Bir ihale yalnızca teknik prosedür değildir.

Toplumun ortak parasının nasıl kullanılacağına ilişkin ahlaki bir tercihtir.

Bu nedenle Fikret’in “Han-ı Yağma” sını yalnızca Osmanlı’nın son dönemine ait bir siyasi taşlama olarak okumak eksik kalır.

Şiirin asıl gücü, iktidar ile servet arasındaki ilişkinin denetimsiz kaldığı her yerde yeniden okunabilmesidir.

Çünkü yağma düzeninin en tehlikeli tarafı, sofranın kurulması değildir.

Sofranın normalleşmesidir.

Milletin hakkı yenirken kimsenin başını kaldırmamasıdır.

Birilerinin sürekli yemesi, birilerinin sürekli seyretmesi ve sonunda herkesin buna alışmasıdır.

Fikret’in yüz yıl önce yaptığı şey tam da bu alışkanlığı bozmaktı.

Sofranın üzerine ışık tuttu.

Peçeteyi kaldırdı.

Tabakların altına baktı.

Ve bize şunu söyledi:

Bu sofra sizin sandığınız gibi onların değildir.

Bu sofra milletindir.

O halde mesele, “Kim yedi?” sorusundan daha büyüktür.

Asıl soru şudur:

Bu sofrayı kim kurdu?

Kim servis yaptı?

Kim hesabı ödedi?

Kim sustu?

Kim denetlemedi?

Ve en önemlisi...

Kim, milletin sofrasında kendisine ayrılmış bir sandalye olduğunu sandı?

Tevfik Fikret’in 1912’de duyduğu öfke bugün hâlâ anlamını koruyorsa, bunun nedeni şiirin eskimemiş olması değil yalnızca.

Bazı meselelerin insanlık tarihinde hiç eskimemesidir:

Adalet.

Liyakat.

Hukuk.

Kamu ahlakı.

Ve elbette...

İştah.

Çünkü iştahın sınırı yoksa, sofranın da sınırı olmaz.

Sofranın sınırı yoksa, yağmanın da sınırı kalmaz.

Ve millet yalnızca seyretmeye başlarsa, bir gün sofrada kendisinin de yemek değil, ana yemek olduğunu fark eder.

İşte o zaman Fikret’in nakaratı artık şiir olmaktan çıkar.

Bir memleketin vicdanında çalan alarm ziline dönüşür:

Yiyin efendiler, yiyin!

Ama unutmayın:

O sofra sizin değil.

Hesabı bir gün mutlaka millet sorar.

YENİGÜN GAZETESİ'NDEN ALINTIDIR