İslam kanaatkar olmayı emretmiş insanın en büyük hazinesi gönül zenginliği olarak kabul etmiştir. Kur'an'ı Kerimde 'Hani Rabbiniz, 'Eğer şükrederseniz size (nimetimi) daha çok vereceğim, nankörlük ederseniz hiç şüphesiz azabım pek şiddetlidir!' diye bildirmişti.' (İbrahîm, 14/7) buyurulmaktadır. Peygamberimiz 'Kanaatkar ol ki insanların Allah'a en çok şükredeni olasın. (İbn Mace, Zühd, 24) buyurmuştur.
Yaya olarak gidenin bisikletle gidene, bisikletle gidenin motorla gidene, motorla gidenin araba ile gidene, araba ile gidenin uçakla gidene özenmesi aslında insanların istek ve arzularının sınırsız olduğunu, kanaatin ise işte tam bu noktada devreye girmesi gerektiğini göstermektedir. Yani elimizdekinin kıymetini bilerek şükretmek kanaatkar insanın özelliğidir. Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v); 'Müminin her hali ne hoştur! Her hali kendisi için hayırlıdır ve bu durum yalnız mümine mahsustur. Başına güzel bir iş geldiğinde şükreder bu onu için hayır olur. Başına bir sıkıntı geldiğinde ise sabreder; bu da onun için hayır olur' (Müslim, Zühd, 64) Atalarımızın aza şükretmeyen çoğu bulamaz demesi kanaatin şükür ile bir bütün olduğunu bizlere göstermektedir.
Kanaatkarlık, çalışmadan tembellik yapmak değil; çalışıp çabaladıktan sonra Allah'a tevekkül etmektir. Yani elimizden geldiği kadar çok çalışıp helal ve haramlara dikkat ederek kazancımıza razı olmamızdır. Efendimiz (s.a.v) 'İnsanoğlu iki vadi dolusu altına sahip olsa buna üçüncüsünü daha eklemek ister' (Müslim, Zekat, 116- 119) buyurarak bizlere istek ve arzularımıza gem vurarak kanaat erdemine sarılmamız olduğunu gerektiğini göstermiştir. Kanaat hiçbir zaman zenginliğin zıddı değildir. Zenginliğin kanaati vermek iledir. İnsanlar onur, haysiyet ve kişilik gelişimlerinde temel olarak kanaati koydukları zaman hem dünya hem de ahiret saadetini kazanacaklardır.
ÜMMÜ KÜLSÛM R.ANHA
Hz. Peygamber (s.a.v.)'in kızı.
605 ile 610 yılları arasında Mekke'de doğdu. Zeyneb ve Rukıyye'den sonra Resûl-i Ekrem (s.a.v.)'in üçüncü kızı olup annesi Hz. Hatice'dir.
Ümmü Külsûm nübüvvetten önce Ebû Leheb'in oğlu Uteybe, ablası Rukıyye de Uteybe'nin ağabeyi Utbe ile nikahlı idi. Ancak Tebbet sûresi nazil olunca taraflar bu nikahtan vazgeçti. Ardından Rukıyye Hz. Osman ile evlendi ve 2 yılında (624) vefat etti. Hz. Osman eşinin vefatına ve Hz. Peygamber'le akrabalık bağının kesilmesine çok üzülmüştü. Resûl-i Ekrem 3. yılda (624) Ümmü Külsûm'ü onunla evlendirdi ve bu evliliği aldığı vahiy üzerine gerçekleştirdiğini belirtti (Belazürî, I, 401-402; Hakim, IV, 49).
Ümmü Külsûm 9. yılın Şaban ayında (Kasım-Aralık 630) vefat etti. Onun vefatı; ölünün yıkanması, kefenlenmesi ve defniyle ilgili birçok sünnetin nakline vesile olmuştur. Defin sırasında Hz. Peygamber kabrin bir tarafına oturarak, 'Bu gece hanımıyla birlikte olanlar kabre inmesin' demiş, bunun üzerine Ümmü Külsûm'ü Hz. Ali, Fazl b. Abbas ve Üsame b. Zeyd kabre indirmiş; Ebû Talha el-Ensarî kendisinin de bu şartı taşıdığını söyleyince Resûl-i Ekrem onun da kabre inmesine izin vermiştir (Müsned, III, 270; Buharî, 'Cenaʾiz', 32). Bu rivayette de Resûlullah'ın hangi kızının konu edildiği hususunda farklı bilgiler aktarılmış, sonuçta bunun da Ümmü Külsûm olduğu belirtilmiştir (İbn Beşküval, I, 150-153; ayrıca bk. DİA, XXXV, 219). Cennetü'l-bakī'a defnedilen Ümmü Külsûm kabre konduktan sonra Hz. Peygamber insanın topraktan yaratıldığını, oraya döneceğini ve oradan çıkarılacağını belirtmiştir. Kabir kapatılırken kerpiçlerin düzgün konmasını emretmiş, bunun ölüye bir faydası yoksa da yaşayanlar açısından daha uygun düşeceğini söylemiştir (Müsned, V, 254). Rukıyye'nin vefatında olduğu gibi Ümmü Külsûm'ün vefatına da üzülen Hz. Osman'ı Resûl-i Ekrem sıhriyetin ölümle değil boşama ile ortadan kalktığını söyleyerek teselli etmiştir (Belazürî, I, 401). Annesi ve kız kardeşleriyle birlikte ilk Müslümanlar arasında yer alan Ümmü Külsûm, Mekke'de ve Medine'de sade bir hayat yaşamıştır. Gasli, kefenlenmesi ve defniyle ilgili hadisler dışında onun ipek çizgili kumaştan yapılmış bir elbise giydiğine dair rivayet (Buharî, 'Libas') kadınların ipek giyebileceği konusunda delil kabul edilmiştir. (AYNUR URALER, 'ÜMMÜ KÜLSÛM', TDV İslam Ansiklopedisi) Hazırlayan: Bekir IRMAK, İmam-Hatip.
HER GÜNE BİR HADİS
'Bizi aldatan bizden değildir.' Müslim, Îman 164.
GÜNÜN DUASI
'Ey Rabbimiz! Bizi sana teslim olanlardan eyle.' (Bakara Sûresi, 128. ayet)
MEAL OKUYORUM
Rabbin bal arısına şöyle ilham etti: 'Dağlardan, ağaçlardan ve insanların yaptıkları çardaklardan (kovanlardan) kendine evler edin.' (Nahl Suresi, 68)
BİR SORU-BİR CEVAP
Oruçlu kimse abdest alırken hata ile boğazına su kaçırırsa orucu bozulur mu?
Orucun bozulması konusunda hata; abdest sırasında ağzını çalkalarken isteği dışında boğazına su kaçması örneğinde olduğu gibi, orucu bozan fiilin orucu bozma kastına dayalı olmayarak meydana gelmesidir. Orucu bozan fiilin hataen yapılması orucu bozar ve yalnızca kazayı gerektirir.
Hataen boğaza su kaçması, oruçlu bulunulduğu hatırda değilken meydana gelirse, unutarak yapılmış hükmünü alır ve oruç bozulmaz (el-Fetava'l-Hindiyye, I, 222). Bir sahabî Resûlullah'a(s.a.s.), 'Ey Allah'ın Resulü! Oruçlu iken unutarak yiyip içtim. Orucum bozuldu mu?' diye sormuş. Resûlullah(s.a.s.) da, '(Hayır bozulmadı) Allah seni yedirip içirdi.' (Ebû Davûd, Savm 39) cevabını vermiştir.
Muhabir: Yazar Silinmiş





