Ülkemizde yaşadığımız problemlerin temel analizini yaptığımızda, özellikle son 40 yılı değerlendirdiğimizde Atlantik cephesinin ülkemize yönelik yaklaşımları ve bu cephenin yaklaşımlarını kabul eden politikacılarımızın bu yöndeki uygulamalarının olduğunu görüyoruz.

Peki nedir Atlantik cephesi yaklaşımları ve uygulamaları?

Atlantik cephesini tanımlayarak giriş yapalım konumuza. Atlantik Cephesi İkinci Dünya Savaşı sonrası, Kuzey Atlantik Antlaşması'nda vücut bulan ABD ve Batı Avrupa ülkelerinin oluşturduğu cephe olarak tanımlanıyor. Ekonomik ve politik olarak ortak bir amaç doğrultusunda hareket eden bu cephenin ülkeleri özellikle Avrasya ve Ortadoğu üzerine odaklanmışlardır. Ülkemiz de bu odaklanmanın temel hedefindedir. Bir başka deyişle bu ülkeler jeopolitik yönden ülkemizi kuşatmış durumdadırlar. Bu kuşatmanın ve odaklanmanın analizleri yapılmadan ve bu kuşatma ve odaklanma karşısında direnç gösterilmeden de ülkemizin sosyoekonomik açıdan refaha ulaşması imkansızdır. Bu nedenle de gerek muhalefet gerek iktidar bu bilinçle konuya yaklaşmak ve bu yolda tek yumruk olmak zorundadır.

Atlantik Cephesi kendi stratejik menfaatleri gereği ülkemizi sıkıntıya sokup ülke kaynaklarımızı kendi arzu ettikleri doğrultuda kullanmak için askeri, politik ve ekonomik, yönden bize karşı saldırılarda bulunmaktadır.

Atlantik'in askeri yöndeki saldırıları ile devam edelim. Tarihi gerçeklere göre güçlü bir ülke; güçlü bir orduya ve güçlü yasalara sahip olan ülkedir. 2200 yıllık geçmişe sahip olan Türk Ordusu da dünya genelindeki en eski ve en güçlü ordulardandır. Bu gerçek ise dünyada güçlü bir Türkiye istemeyen Atlantik Cephesi'ni son derece rahatsız ediyor. Tarihi Türk Orsusu bu emperyalist cephe için büyük bir tehlikedir; bu nedenle de bur ordu yıpratılmalı, zayıflatılmalıdır. Atlantik Cephesi, özellikle 2000'li yılların başından itibaren Türk Silahlı Kuvvetleri'ni yıpratma ve zayıf düşürme yolunda stratejik çalışmalar başlatmıştır. Paralı ordu, paralı askerlik, Mehmetçik ruhunun yok edilmesi, Genel Kurmayın siyasi otoriteye bağlı kılınarak gücünün kırılması ve emir-komuta zincirinin yara alması, askeri okul, hastane ve mahkemelerin kapatılması, Jandarma ve Sahil güvenlik güçlerinin İçişleri Bakanlığı'na, Genel Kurmay'ın Milli Savunma Bakanlığı'na bağlanması, ordu ile milletin bağının zayıflatılması, orduya siyasetin sokulması, Yüksek Askeri Şura'da iktidar temsilcilerinin ağırlıkta olması, 30 Ağustos kutlamalarında askeri yetkililerin sivil yetkilileri kutlamaya gitmesi, Türk ordusunun Amerikan ordusuna benzetilmeye çalışılması, Türk ordusunda Kan/Ter/Gözyaşı/Şehadet/Şehitlik/Gazilik/Namus/Cephe/Silah Arkadaşlığı kavramlarının unutturulmaya çalışılması, Kozmik Odaya girilip bu odadaki harp planlarının basına ve yabancı istihbarat örgütlerine servis edilmesi, Genel Kurmay Elektronik Sisteminin Mit'e bağlanması, Genel Kurmay Başkanı'nın yetkilerinin muallakta olması, Hükümet/Milli Savunma Bakanlığı/Genel Kurmay Başkanlığı/Türk Silahlı Kuvvetler arasındaki iletişimin arzu edilen seviyede olmayışı, ordunun sivil denetime açılması, ordunun tarihi ve kökü ile bağının koparılması, Ergenekon ve Balyoz kumpasları ile ülkenin güvenlik açısından jeopolitik saldırılar karşısında gerekli önlemleri alacak olan üst düzey subaylarının haps edilerek devre dışı bırakılması, A.B.D. ile beraber Suriye muhalif güçlerinin askeri sahada eğitilmesi gibi bir dizi uygulama ve politikalar Türk ordusuna güç kaybettirme yolunda planlanan organize işlerdir. Amaç bu yolla Türk ordusunu ve milletini güçten düşürmek ve Türk bağımsızlığını gasp etmektir. Irak ve Afganistan örnekleri unutulmamalıdır. Orduları yıpratılan, itibarsızlaştırılan Afganistan ve Irak bağımsızlıklarını da kaybetmişlerdir.

Gelelim politik saldırılara. Atlantik cephesi ülkemizde gerek muhalefet gerek iktidar kanadında görüştüğü ve ikna ettiği kritik isimlere Türk ordusu üzerine yapmak istediği stratejik hamleleri bazı kartlar kullanarak kabul ettirmiştir. Avrupa Birliği vaadi ve ekonomik tehdit en önemli iki karttır. Atlantik cephesinin devlet başkanları, bakan, bürokrar ve işadamlarının ülkemizdeki muhatapları ile yapılan görüşmelerde bu konu üzerinde durulurken, Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne girebilmesi için Türk ordusunun yapısının değiştirilmesi ön koşul olarak sunulmuştur. Hemen hemen her konuda karşı karşıya olan iktidar ve muhalefet her ne hikmet ise Türk ordusunun genetik yapısı ile oynanması hususunda ortak hareket etmişlerdir. Ülke güvenliğini tehlikeye sokmak için Amerika'nın kara gücüm dediği PKK ve PYD'nin siyasi uzantısı HDP ile gerek muhalefet gerek iktidar siyasi çıkarlar gereği görüşme yoluna gitmiş ve hatta açılım zırvalıkları ile PKK'yı neredeyse resmi olarak tanımış ve Oslo görüşmelerinde de bu kabulü belgelemişlerdir. Son zamanlarda iktidar PKK ve FETÖ tipi örgütlerle ciddi mücadele yolunu seçerek Atlantik cephesine karşı kesin ve net bir tavır almıştır… Ne var ki, mevcut iktidar Türk Ordusu'nun eski milli ve 2200 yıllık tarihi kimliğine ve ruhuna kavuşması için yapılması gerekenlerin çok gerisindedi. Muhalefetin ise ne yazık ki böyle bir gündemi bile yoktur…

Atlantik cephesinin ekonomik hamlelerine baktığımızda ise öncelikli olarak serbest piyasa ekonomisini ülkemize servis ettiğini görürüz. Öyle ki mecliste sandalyesi bulunan siyasi partilerin çoğunun parti programlarında serbest piyasa ekonomisi modeli yer almaktadır. Devlet ekonomiden elini ayağını çekecek, piyasa tam manası ile özel teşebbüse bırakılacak, milli üretimin merkezi olmak yerine ülke yabancı yatırımcılar ve para babalarının buluşma mekanı olacak ve bu yolla güya ülkemiz refaha ulaşacaktır. Hiçbir gerçekçi/faydalı ve milli yönü olmayan bu ekonomik modelin kullanılması ile ülkemiz küresel şirketlerin yarı sömürgesi haline gelmiştir. Kağıt, tekstil, kimya, deri, gıda, sigara ve tekelin diğer ürünleri gibi çok sayıda alanda kamu fabrikaları, limanlar, haberleşme ve maden kurumları yandaşlara peşkeş çekilmek yoluyla özelleştirilmiştir. Bu menfaatperest yandaşlar da yok pahasına satın aldıkları kamu fabrika ve kurumlarını ya küresel şirketlere yüksek fiyatlarla satmışlar ya da bu fabrikaları kapatarak bu fabrikaların arsalarını yüksek çaplı satışlarla kara çevirmişlerdir. Bir başka deyişle bir grup yandaş para kazanırken, ülke üterim mekanizması felce uğramış, ülke emperyalist batının yarı sömürgesi haline gelmiştir. Bu atmosferde, özellikle Özal döneminde başlayarak milli tarım çökertilmiş, Ortadoğu'nun tarım deposu olan Türkiye buğdayı ve samanı bile ithal eder hale gelmiştir. Türkiye 40 milyon nüfusa sahip iken 80 milyon canlı hayvan ile ihracat yaparken, bugün 80 milyon nüfus ve 40 milyon canlı hayvanın ülke için yeterli olmaması sebebiyle et ithal etmektedir. Et ithal edenler ise genellikle iktidara yakın işadamlarıdır…

Özetle, Atlantik cephesi güçlü bir Türkiye ulus devletini bırakalım Avrasya'yı dünyada da istememektedir. Atlantik'in arzu ettiği Türkiye'de kendi istediği tarzda düşünüp hareket eden politikacılar, güçsüz bir ordu ve zayıf/pasif ve dışa bağımlı bir ekonomik yapı olmalıdır; çünkü Türkiye 80 milyonluk yetişmiş insan gücü ve üretim potansiyeli, çok güçlü ve tarihi bir ordusu, yüzyıllarca yıla dayanan tarihi mirası ve çok sayıda uygarlığa ev sahipliği yapmış olması nedeniyle sahip olduğu kültürel birikimi, zengin yer altı ve yer üstü doğal kaynakları ve hiçbir zaman teslim olmamış bağımsız ve özgürlükçü kimliği ile Atlantik Cephesi/Emperyalist Batı için büyük tehlikedir. Tek çıkış yolu bu gerçeklerin bilincinde olup milli devlet, ordu ve milli üretim anlayışıyla dünya sahnesinde yerimizi alıp tüm dünyaya da 'Yurtta ve dünyada barışın' nasıl olacağını gösterme ve uygulama ülkümüzdür…