Bazı günler vardır, insanı hiç beklemediği bir anda çocukluğuna götürür. Bir okul bahçesinden yükselen bir ses, uzaktan duyulan bir marş, elde sallanan küçük bir bayrak… Bir anda yıllar öncesine gider insan.

“İnsan, çocukluğu kadardır” derler ya…
Galiba bu cümlenin ne demek istediğini en çok böyle anlarda anlıyoruz.

Çocukluk dediğimiz şey, yaşanıp biten bir dönem değil aslında. İnsan büyüyor, şehirler değişiyor, hayat başka yönlere savruluyor ama içinde bir yerde o çocuk hep kalıyor. Bazen bir şarkıyla çıkıyor ortaya, bazen tanıdık bir kokuyla, bazen de hiç beklemediğin bir anda.

23 Nisan günlerini düşünün mesela…
Sabah erkenden hazırlanmak, özenle ütülenmiş kıyafetler, ezberlenen şiirler, sahneye çıkmadan hemen önce hissedilen o heyecan… Yanlış yapma korkusuyla alkış alma isteği birbirine karışırdı. Küçücük bir an bile insana kendini çok önemli hissettirebilirdi.
Belki sadece kısa bir gösteriydi, belki birkaç satırlık bir şiir… Ama çocuk kalbi için o an, dünyanın tam ortasıydı.

Çocukluk biraz da böyle değil midir zaten?
Küçük şeylerin, kocaman mutluluklara dönüşmesi…

Bugün dönüp baktığımızda o günleri törenleriyle değil, bize bıraktığı duygularla hatırlıyoruz. Kalabalığın içinde kendine bir yer bulmak, ait hissetmek, sebepsizce mutlu olmak…

Çünkü çocukluk, hafızanın en dürüst yeridir.
Sevinç gerçekten sevinçtir orada, kırgınlık gerçekten kırgınlık. İlk alkış, ilk utanma, ilk gurur… İnsan kendini biraz orada tanıyor.

Belki de bu yüzden büyüdüğümüzde verdiğimiz birçok tepkinin kökü hâlâ çocukluğa dayanıyor. Neden bazı şeylere hemen kırıldığımızı, neden bazı seslerin içimizi yumuşattığını, neden bazı anlarda durup dururken duygulandığımızı düşünün… Hepsinin ucunda biraz çocukluk var.

Bazı insanlar çocukluğunu yanında taşır; daha sıcak, daha açık, daha hafif olurlar. Bazılarıysa ne kadar büyürse büyüsün, içindeki o eksik hissi susturamaz.

Belki de yetişkinlik dediğimiz şey, biraz da o çocuğu anlamaya çalışmaktır.
Neye kırıldığını, neden sustuğunu, neden hâlâ bazı kapıları çalarken tedirgin olduğunu fark etmek…

Çünkü insan sadece yaş aldıkça büyümüyor.
Bazen dönüp kendine baktığında, geçmişiyle barıştığında gerçekten büyüyor.

Ama bugün başka bir gerçekle de karşı karşıyayız. Okul dediğimiz yer, bir çocuğun kendini en güvende hissetmesi gereken yerlerden biriyken, artık zaman zaman şiddet haberleriyle anılıyor. Sıraların arasında korku, koridorlarda öfke dolaşıyor.

Oysa okul sadece ders öğrenilen bir yer değil. Bir çocuğun ilk kez kendini anlattığı, ilk arkadaşlığını kurduğu, ilk hayal kırıklığını yaşadığı ve yeniden toparlanmayı öğrendiği yerdir. Eğer çocukluk burada yara alıyorsa, o iz büyüyünce de kolay kolay silinmiyor.

Bu yüzden mesele sadece bugünü korumak değil; yarının insanını da korumak. Çünkü çocukken öğrenilen sevgi de kalıyor, korku da…
Belki de tam bu yüzden Mustafa Kemal Atatürk, 23 Nisan’ı çocuklara armağan etti. Çünkü bir ülkenin geleceğinin en çok çocukların gözlerinde saklı olduğunu biliyordu.

Onlara sadece bir bayram vermedi; değer verdi, söz hakkı verdi, umut verdi. Çocukları sadece sevilecek küçük insanlar olarak değil, yarının kurucuları olarak gördü.

Bugün 23 Nisan’ı kutlarken mesele sadece şiirler, törenler ya da bayraklar değil. Asıl mesele, çocuklara nasıl bir dünya bıraktığımız…

Korkan değil, güvenen…
Susmak zorunda kalan değil, kendini rahatça ifade edebilen…
Yalnız değil, değerli hisseden çocuklar…

Çünkü bir ülkenin yarını, çocuklarının bugünü kadar sağlamdır.