Özcan Türkmen yazdı.
Beni ve benim yaş grubunu ilk gençlik yıllarımızda derinden etkileyen bir şarkı var. 'Hayat sen ne çabuk harcadın beni'.Sözleri Halit Çelikoğlu (1934-2012)'na ait, bestekarını tam bilemediğim bu şarkıyı ara sıra da olsa özellikle Zeki Müren (1931-1996)'den dinleyip kendimce mırıldanıp dönerim eski günlere.
'Gençliği gönlümde bitmez sanırdım
Hayat ben hep seni böyle tanırdım
Çaresi olsaydı ömür alırdım
Hayat sen ne çabuk harcadın beni'
Gençliği pek bilemiyorum şimdi ama özellikle benim yaş grubunun çok sevdiği Mümin Sarıkaya'nın sözlerini yazdığını bildiğim hoş bir parça var:
'Ben pişmanım hayat sorguya çekme
Dilersen infaz et kar etmez dilime
Sözlerim ağırdır dokunur kalbe
Şu suskun ağzımı açtırma benim'
Evet; şarkılarda, türkülerde, ağıtlarda bir ayrı seslenir olduk hayata. Nedir bu hayatın bizim ilen derdi. Hayattan bu şikayetin yeri ve anlamı nedir, ne istiyoruz hayattan, şikayete hakkımız ne kadar, şikayete nereye kadar devam edebileceğiz, kendimize ayna tutmayı nasıl öğreneceğiz… bakalım hele bir. Anonim bir kıssa konuyu özetleyecek aslında. Şöyle ki:
'Sormuşlar dervişe:
'Hayat nicedir?'
Demiş ki Derviş:
'Hafız, hayat bilmecedir. Attığın her adım bir hece; çözene gündüz, çözemeyene gece!''
Gündüzün de gecenin de ayır bir özelliği ayrı, bir güzelliği var elbette. İşin esası, hep birinde kalıp çevreyi iyi seçememek…
İyi seçemezsek neler oluyor bakalım şöylece:
Yüzümüzde sadece hayatın ıstırabını görüyorlar. Görüyorlar görmesine de kendilerine bakmadıktan sonra bunun ne anlamı var.
Hayat, her gün biraz daha zorlaşıyor bize. Zorlaşıyor zorlaşmasına da maddi ve manevi nimetlerin bir imtihan vesilesi olduğunu kavrayamadıktan sonra hayatın ne anlamı var ki.
Başta yakınlarımız gibi kimimizin hayatı hikaye, kimimizin hayatı roman aslında... Bu hikaye ya da romanın başkahramanı olmayı beceremedikçe ne yapmamız gerektiği ile ne yapmamamız gerektiğini karıştırdıktan sonra yaşamanın ne anlamı var ki.
Hayatta duyduğumuz nefret veya sevgiyi netleştirip üstüne üstüne gitmeyi hepimiz beceremiyoruz aslında. Gerçek hayatın gönül sevgisinde sürdürülen hayat olduğunu bilemedikçe yaşamanın ne anlamı var ki.
Bencil, yılgın, küskün, karamsar olmamızı; hayatın ve insanların baskılarına bağlamak çoğu kere kolayımıza geliyor. 'Güç, cesaret, yaşama sevgisi, hayata katılma isteği, üretme isteği … neden kayboluveriyor diye kendimize sık sık soramadıkça, sosyal sorumluluklarımızı arttıramadıkça hayat ne işe yarıyor ki.
Hayatımızda üstesinden gelemeyeceğimiz o kadar çok şeyle karşılaşıyor; keder, sıkıntı, acz ve ümitsizliklere maruz kalıyoruz. Olsun varsın, olsun; bunlara sabredeceğiz. Nimete şükür gereğini mutlaka idrak etmeye çalışacağız. Mal çokluğuna değil gönül tokluğuna daha çok önem vereceğiz elbette. Elbette yaptıklarımızın belki yarına kalacağını ama yanımıza kalmayacağını bileceğiz. Emek vermeden ekmek isteme hakkımız olup olmadığını kesinlikle sorgulayacağız.
Hayattan aldığımız kadar da hayata verdiğimizin verdiklerimizin bir anlamı var, olmalı, olacak…
Yaşanacak günlerin cesaret verecek mutluluk yanını görebilmek mümkün ..
Kesin, net ve tam olarak kim olmak, neler yapmak, nasıl bir hayat yaşamak istediğimizi belirleyip bunu ne kadar zamanda, hangi bedellerle, nasıl elde edebileceğimizi düşünebilmek mümkün.
Başımıza gelen olumsuzlukları kendi lehimize de olacak şekilde kullanmayı belli bir sürede öğrenebilmek mümkün.