Tekne orucu tuttuğum çocukluk günlerim, hâlâ belleğimde.
Ramazan'da iftara hemen her gün birkaç fakirin davet edildiği o sofraları özlüyorum.
Aile büyüklerimizden orucumuzu elini öpüp kime vereceğimizi sahurdan iftara kadar kimseye söylemediğimiz şen şakrak o çocukluğum, aklımdan çıkmıyor.
Emirdağ’dan top sesi ile minareden hocanın okuduğu ezan sesine bir de bizim ‘Okundu! Okundu!’ çığırışımızın karıştığı, eve koşa koşa gelip orucumuzu açtığımız o güzel günler gözümün önünden geçiyor film şeridi gibi.
Çocukluğumdaki Ramazan sofralarında hurma bilinmezdi pek. Zeytinle veya suyla açılırdı oruçlar. Zenginlerin sonrasında incir/yemiş yediğimi de hatırlıyorum. Yemek sonrası sınırlı ikram edilen o şerbetli baba tatlısı yok mu… İpliklere dizili satılırdı. Hemen her hanenin sofrasında görebildiğimiz baba tatlısının da tadı hâlâ damağımda. Sofrada börek olduğunda yanında mutlaka bulunan helva ve gül kokulu reçel, zihnime kazılı sanki. O reçelin kokusu koku değil sanki gülün kendi idi bende hep. Dışarıdan bu tarz bir şeyler alınmazdı o zamanlar. Ev yapımı kayısı, zerdali reçelleri de vardı ama en çok gül reçelini severdim ben. Sıra yemeğinden ayrı olarak da pişirilen bamyanın tadı, somun olmadan çıkmazdı bence.
Hemen hepimizin evinde yarım litrelik zeytinyağı ile bir Ramazan, çıkardı. O hamarat annelerimizi, ablalarımızı unutamıyorum hiç. Kendi bahçemizde, tarlamızda yetişen havuç ve turplarla yapılan salatanın üstündeki azıcık zeytinyağının kokusu ne muhteşemdi öyle. Ramazan ayı bittiğinde boşa çıkan zeytinyağı tenekesi atılmazdı hiç. Herhangi bir şekilde o teneke kap, değişik amaçlı kullanılan su tasına dönüştürülürdü. Zeytin yağı kabı o tas, artık ailenin gündelik kullanımındaydı. O teneke tasla helkeden, testiden kana kana su içmek ne doyurucuydu ne kandırıcıydı öyle.
Sahur (temcit) muhabbeti bir başkaydı ailelerde.
Çocukların sahura kalkıp kalkmaması tartışmalarında uyur uyanık, işine geldiği gibi davranan, hemen her zaman da nazlanan çocuklara ana babanın da diğer büyüklerin de sabrı ne güzeldi. O sahneler, unutulacak gibi değildi. O masumiyet, o güzellik, o telaş, o acelecilik ne de güzeldi öyle.
Arife günleri hemen her hanede haşeş yağı ile bişi (pişi) yapılır ve konu komşuya dağıtılırdı. Ocaktan çıkan yağ kokusunun geçmişlerin ruhuna ulaşacağına inanılırdı. Her hanenin birbirine bişi/tıptıbı, haşeşli ekmek, arafa çöreği alıp vermesini çocuk kafamla pek anlayamazdım. Sahurda bişi yapardı analarımız, ablalarımız. Nadiren de olsa katmer yapılırdı evlerimizde. Haşhaş yağının kokusu burnumda tütüyor hâlâ. Kışın yenmek üzere yazın bahçeden kurutulan eriğin (Biz ona ‘çir’ derdik.) hoşafı, bişinin yanından ayrılmazdı hiç. Hoşaf aynı tastan kaşıklarla içilirdi. Hoşaf tasının içindeki o yağı unutamam hiç. Bişinin olmadığı gün hoşafın yanında önceden kesilip hazırlanan, tereyağı ile kavrulmuş hamur (erişte) vardı. Kaşık kaşık yerdik onu. Yediğimiz hamurun içindeki çökeleğin tadını artık bulamıyorum. Çay, peynir, tereyağı, tıptıbı ya da lokur ile sahurda kahvaltının hazzı, bir başkaydı. Yumurtalı dürüm, Ramazan öncesinde hazırlanan yufka ile ayrı bir lezzetteydi sanki. Bükmenin yeri, her zaman bir numaraydı elbette.
Sahurda davulcumuz yoktu köyümüzde. İlahi söyleyip teneke çalan o amca da rahatsız etmezdi bizleri. Söylediği ilahiler, hayal meyal aklımda şimdi. İlahiye karışan köpek sesleri kulağımda çınlar ara sıra.
Evet. İftar ve sahur sofraları, her sofrada olduğu gibi yalnızca yemek yenen bir yer değildi. Paylaşım, saygı ve birlik ortamıydı. Sofraya birlikte oturulurdu. Büyükler beklenirdi. Besmele ile başlanır, şükürle bitirilirdi. İsraf edilmezdi. Saygılı konuşulurdu. Sofradan izin isteyerek kalkılırdı.
Ne güzel günlerdi o günler. Ne güzeldi o günler.