Son kırk yıldır ne yazı ki, ara ara Montrö Boğazlar Sözleşmesi'nin tarihi gerçeği üzerine beyaz/siyah karşıtlığı belirginliğinde tartışmalar ülkemizde gündem oluyor. Bugünlerde de Montrö gündemde… Bir grup Montrö'nün milli çıkarlarımızın aleyhine imzalandığını iddia ederken, diğer grupta Lozan'ın tamamlayıcısı olarak kabul görüyor Montrö. Teknik olarak Başkanlık Sistemi'nde Montrö'nün iptal edilebileceğini ama bunun muhtemel olmadığını söyleyenler bir tarafta, diğer tarafta bunun Anayasal olarak mümkün olmadığının üzerinde duranlar. Biz bu hafta tarihsel ve jeopolitik gerçeklere dikkat ederek Montrö'nün tarihsel önemine ve kapsamına dikkat çekeceğiz.
Montrö'ye geçmeden önce Montrö'yü hazırlayan tarihsel koşullara uzanalım.
Lozan'da boğazlar konusu ihmal edilmemiş, 23. madde ve ona ek olarak bir Boğazlar Sözleşmesi yapılmıştır. Hükümlere göre Boğazlar ve civarı, Marmara adaları, Gökçeada, Bozcaada ve Tavşan adaları askerden arındırılırken, İstanbul'da en fazla 12 bin kişilik birliğin konuşlanmasına izin vardı. İlave olarak uluslar arası Boğazlar Komisyonu kurulmuştu. Bu Komisyon Cemiyet-i Akvam'a bağlı olarak çalışıyordu. Askeri bir müdahalenin olması haline Komisyon uluslar arası almış olduğu güç ile İngiltere, Fransa, İtalya namına müdahele etme hakkına sahipti. Ülkelerini kelle koltukta savunanlar, istiklal için ölmeyi emredenler, uygarlık tarihinde az rastlanır nitelikte bağımsızlık savaşına halkı topyekün dahil etmeyi başaranlar ise, elbette Boğazlar konusunda da gayrı milli hiçbir yaklaşıma izin vermeyeceklerdi. O şartlar içinde, tatmin edici olmasa da, Lozan'da gerekli kararlar alındı, imzalar atıldı.
Boğazlar bölgesi Türkiye'nin jeopolitik açıdan yaşamsal bir sahasıydı, günümüzde de olduğu gibi... Lozan hükümlerine göre bir nefes alınabilmişti; ama Boğazlar ve bölgesi Türkiye'nin tam manası ile fiili olarak egemenliği altında değildi. Türkiye bölgeye asker koyamıyor, bölgeyi milli çıkarları doğrultusunda yönetemiyor, bölgeye yabancı bir müdahele olduğunda bile bölgenin savunması başka ülkelere bırakılıyordu.
Mustafa Kemal Atatürk , silah arkadaşları ve diğer milli unsurlar durumu kabul edemiyordu, konu yakından takip ediliyor, konunun milli açıdan lehimize dönmesi yolunda bazı girişimlerde bulunuluyor; ancak olumlu neticeler alınamıyordu…

İkinci Dünya Savaşı'nın ayak sesleri kapıdaydı. Avrupa'da silahlanma yarışı son hızı ile devam ederken, Atatürk olayları anı anına izliyordu. Bölge ülkeleri silahlanıyordu. Asya ile Avrupa'yı birbirine bağlayan Türkiye, hayati öneme sahip olan 'Boğazları nasıl savunacaktı?', cevaplanması gereken jeopolitik soru buydu… Atatürk bir an önce bu sorunun cevabını bulmak, ülkesini tam manası ile korumak istiyordu. Boğazlar Türkiye Cumhuriyeti'nin kontrolüne geçmeliydi tam manası ile…


13 yıldır Boğazlar konusunda ilgili ülkelerle tek tek yoğun bir şekilde stratejik görüşmeler yapılıyordu; İkinci Dünya Savaşı'nın patlamasına ramak kala, nihayetinde stratejik/milli çabalar hedefine ulaştı; 20 Temmuz 1936'da, Boğazların Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin egemenliğine geçmesini sağlayan zafer kazanıldı; Montrö Boğazlar Sözleşmesi imzalandı. Şartlar gereği Lozan'da tam manası ile çözüme kavuşturulamayan Boğazlar meselesi milletimizin lehine uluslar arası bir sözleşmeyle neticelenirken; Boğazlardan Türkiye Cumhuriyeti Devleti egemenliğinde geçiş mecburiyeti de Türkiye'yi jeopolitik sahada Doğu ile Batı arasında bir köprü yaptı. İstanbul, Çanakkale ve Karadeniz hak ettiği gibi güvenceye alınmıştı.

Bugünlerde tartışma gafletine düşülen Montrö Sözleşmesi'nin özüne, mantığına bakalım.

Bağımsızlık savaşını kazanmış, Cumhuriyeti kurmuş, gelişme/ilerleme stratejilerini milli güvenlikten milli ekonomiye her alanda 'tam bağımsızlık' prensibine göre belirleyen Mustafa Kemal Atatürk ve kadroları jeopolitik öngörüleri gereği denizlere hakimiyete ve onların güvenliğine de büyük önem vermişlerdi. Bu nedenle Karadeniz'deki güvenliği, barışı ve istikrarı sağlamak için Montrö Sözleşmesi'ni imzaladılar. Montrö, Karadeniz bölgesindeki hakimiyetimiz ve Karadeniz'e kıyısı olan ülkelerle ilişkilerimiz açısından hayati, stratejik bir öneme sahip milli bir sözleşmedir. Uluslar arası kurallara göre ticaret gemilerinin boğazlardan geçişinde herhangi bir kısıtlama söz konusu değildir. Boğazlar, kıyısı olan ülkelerin ekonomik açıdan nefes borularıdır, ticari nefes Boğazlardan alınır, Boğazlar kapatılır ya da başka birilerinin menfaatlerine hizmet eder hale getirilirse kıyı ülkeleri ticari açıdan yaşayamaz. Savaş gemilerinin Boğazlardan geçiş şartlarında ise hayati kurallar belirlenmiştir; süre ve tonaj (en çok 21 gün, her seferde en fazla 15 000 ton-9 gemi, Karadeniz toplam tonaj 30 000 ton) sınırlaması vardır. Montrö kapsamında olan bu sınırlama Karadeniz suları ve bölgesindeki muhtemel tehlike ve gerginlikleri önlemenin garantisidir. Sözleşmeye göre savaş şartlarında sınırlamalarda değişiklikler yapılabilir.

Şu an fütursuzca tartışmaya açılan Montrö Sözleşmesi o kadar büyük bir ustalıkla hazırlanmıştır ki; kuralları sağlam bir saat gibi tıkır tıkır işler, Karadeniz'de en ufak bir sorunun yaşanmasına izin vermez, Montrö Sözleşmesi Karadeniz'in polisi ve jandarması olarak görev yapar. Bir iç güvenlik kuvveti olarak çalışırken, Karadeniz ile kıyısı olan ülkelerin de gerek ticari gerek askeri güvenliğine olumlu yönde katkı sağlar. Ege ve Doğu Akdeniz'de sürekli sorun yaşanmasına rağmen Karadeniz'de 1936'dan beri hiçbir şekilde sorun yaşamamış olmamızı Montrö Sözleşmesi'ne borçluyuz. Montrö'nun bu önemli işlevi sayesinde de Karadeniz ile kıyısı olan ülkelerle de yoğun ekonomik işbirliği içindeyiz.

Milli egemenliğimizi perçinleyen Montrö doğal olarak emperyal güçlerin işine gelmemektedir. Her fırsatta Montrö'yü yıpratmak, delmek istemektedirler. İç cephede Montrö'ye karşı olanlar da ya bilerek ya da bilmeyerek emperyalizme hizmet etmektedirler.

Emperyalist Batı niçin Montrö'nün üzerinde bu kadar duruyor?

S.S.C.B.'nin 1991'de dağılmasını takiben Atlantik-Avrupa emperyal hattı Montrö'yü gündemine aldı; emperyalizmin Asya ve Ortadoğu'daki amaçlarına ulaşması yolunda önemli engellerden biri olan Montrö delinmeliydi. S.S.C.B, Batı tarafından yenilgiye uğramış, dağılmıştı; ama bu yeterli görülmüyordu. Şimdi sıra, yeni kurulan Rusya Federasyonu'nun Karadeniz'den kuşatılmasındaydı. İşte bu nedenle Batı, Montrö'yü stratejik olarak gündemine aldı.

İşe Türkiye'den başlandı. Montrö sistemini işleten Türkiye Rusya'ya karşı kışkırtıldı. Amaç Türkiye'nin Montrö'den taviz vermesini sağlayarak bir taşla iki kuş vurmaktı. Yeni ekonomik ve kültürel oluşum olan Avrasya'da ortak çalışmalarda bulunan bu iki gücün birlikteliği bozulmuş olacak, diğer taraftan da başta Rusya olmak üzere diğer Karadeniz ülkeleri de ekonomik açıdan kuşatılacaktı. Bu yolla da emperyalizm Karadeniz'i siyasi ve ekonomik egemenliği altına alacaktı.

Emperyalizmin bu hamlesi karşısında Türkiye Cumhuriyeti Devleti, devlet aklını ve milli bilincini kullanarak ne Montrö'den taviz verdi ne de stratejik komşusu Rusya ile karşı karşıya geldi. Bu süreçte emperyalizmin az da olsa etkilemiş olduğu iç cephedeki kurum ve kuruluşların ise emperyalist işbirlikçi kimlikleri deşifre oldu…


Atlantik-Avrupa hattı Türkiye'den umduğunu bulamayınca Karadeniz'e kıyısı olan Romanya, Bulgaristan, Ukrayna üzerinden hareket geçti. Emperyalist güçler, SSCB'nin dağılmasından sonra Batı'nın kontrolüne geçen bu ülkelerde Montrö rejimi sulandırma, bulandırma çalışmalarına başladırlar. Bir koruyucu gözetiminde yaşamaya alışmış, sosyalist devlet düzeninden liberal devlet düzenine geçmeye çalışan, ekonomik sıkıntıları olan, yönetim zafiyeti içinde bulunan bu devletler üzerinde Batı bir derece etkili oldu; ama Batı'nın bu stratejik hamlesine karşı olayın jeopolitik önemini kavrayan Türkiye, başta Rusya olmak üzere Karadeniz ülkelerini bir araya getirmeyi başardı, ticari işbirlikler kuruldu, ülkeler arasında turizm hareketleri hızlandı, bir Karadeniz Ülkeleri sosyo-ekonomik kültürü oluştu.


Ve Batı'nın üçüncü adımı; 'Güvensiz Bölge' taktiği, Irak için de Suriye için de gündeme alınan…Emperyalizmin önemli gücü NATO, Atlantik-Avrupa hattının bu yöndeki amacına ulaşması için 2003'te peş peşe raporları hazırlamaya başladı. Hiçbir gerçek yönü bulunmayan bu raporlara göre Karadeniz güvenli bir bölge olmaktan çıkmış; kitle imha silahları, yasa dışı göç, silah ve insan kaçakçılığı, uyuşturucu ticareti ile organize suçlar denizi olmuştu. Emperyalizm, Karadeniz'e hakim olmak için bahaneler arıyor, sahte raporların arkasına sığınarak Karadeniz'e inmek için Montrö'yü zorluyordu.

İç cephede ise Batı'nın bu stratejik hamlelerinden etkilenmeyenler yok değildi. Devlet aklında az da olsa aşınma olmuş, bazı kurumlar sallanmaya başlamış, bazı medya kuruluşlarında ise Montrö, bilinçli bir şekilde tartışmaya açılmıştı. Özellikle Atatürk karşıtı çevreler, aldıkları siyasi ve ticari tavizlerin etkisi ile Montrö'ye saldırmaya başladılar, Lozan'a saldırdıkları gibi… Bu atmosferde Türk Deniz Kuvvetleri tarihi birikimi, yüksek donanımı ve jeopolitik öngörüsüyle 1 Mart 2004'de, Karadeniz Uyumu Harekatı'nı başlattı. Karadeniz'in güvenliğinin Karadeniz'e kıyısı olan ülkeler tarafından sağlanacağını gösteren bu Harekat ile Türk gemileri Karadeniz'de keşif ve karakol yapma imkanı buldular. 2006'da Rusya'nın da sürece dahil olmasıyla Türkiye Karadeniz'de Montrö'den aldığı gücünü perçinlemiş oldu…

Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin bekası için önemli güçlerden biri olan Türk Deniz Kuvvetleri, NATO'nun hamlesini büyük birikimi sayesinde taktik bir hamle ile savuşturdu; ülkede bu yönde milli bir bilincin oluşması sağlaandı, Karadeniz'e kıyısı olan ülkelerin mücadelenin içine alınarak bölge güvenliğinden NATO'nun değil, bölge ülkelerinin sorumlu olduğu mesajı verildi, ilk aşamalarda konuya dahil olmak istemeyen Rusya'nın da sürece dahil edilmesi sağlandı. Bölgede NATO değil; başta Türkiye olmak üzere Karadeniz'e kıyısı olan ülkeler söz sahibi olmuş oldu.


Montrö'nün maddeleri :

'Ticari Gemilerin Geçiş Rejimi
- Barış zamanında, gündüz ve gece, bayrak ve yük ne olursa olsun, hiçbir işlem (formalite) - sağlık denetimi hariç - olmaksızın Boğazlardan geçiş ve gidiş-geliş (ulaşım) tam özgürlüğünden yararlanacaklardır.
- Savaş zamanında Türkiye, savaşan değil ise bayrak ve yük ne olursa olsun Boğazlardan geçiş ve gidiş-geliş (ulaşım) özgürlüğünden yararlanacaklardır. Kılavuzluk ve yedekçilik (römorkörcülük) isteğe bağlı kalmaktadır.
- Savaş zamanında Türkiye savaşta ise, Türkiye ile savaşta olan bir ülkeye bağlı olmayan ticaret gemileri, düşmana hiçbir biçimde yardım etmemek koşuluyla Boğazlarda geçiş ve gidiş-geliş (ulaşım) özgürlüğünden yararlanacaklardır. Bu gemiler Boğazlara gündüz girecekler ve geçiş, her seferinde Türk makamlarınca gösterilecek yoldan yapılacaktır.
- Türkiye'nin kendisini pek yakın bir savaş tehlikesi tehdidi karşısında sayması durumunda, Boğazlardan geçiş ve gidiş-geliş (ulaşım) tam özgürlüğünden yararlanacaklardır; ancak gemilerin Boğazlara gündüz girmeleri ve geçişin her seferinde Türk makamlarınca gösterilen yoldan yapılması gerekecektir. Kılavuzluk, bir durumda zorunlu kılınabilecek; ancak ücrete bağlı olmayacaktır.
Savaş Gemilerinin Tabi Olacağı Yaptırımlar ve Geçiş Rejimi
1. Barış Zamanı
- Karadeniz'e kıyıdaş devletler, bu deniz dışında yaptırdıkları ya da satın aldıkları denizaltılarını, tezgaha koyuştan ya da satın alıştan Türkiye'ye vaktinde haber verilmişse, deniz üslerine katılmak üzere Boğazlardan geçirme hakkına sahip olacaklardır. Söz edilen devletlerin denizaltıları, bu konuda Türkiye'ye ayrıntılı bilgiler vaktinde verilmek koşuluyla, bu deniz dışındaki tezgahlarda onarılmak üzere de Boğazlardan geçebileceklerdir. Gerek birinci gerek ikinci durumda, denizaltıların gündüz ve su üstünden gitmeleri ve Boğazlardan tek başlarına geçmeleri gerekecektir.
- Savaş gemilerinin Boğazlardan geçmesi için, Türk Hükümeti'ne diplomasi yoluyla bir ön bildirimde bulunulması gerekecektir. Bu ön bildirimin olağan süresi sekiz gün olacaktır; ancak, Karadeniz kıyıdaşı olmayan devletler için bu süre on beş gündür.
- Boğazlardan geçişte bulunabilecek bütün yabancı deniz kuvvetlerinin en yüksek toplam tonajı 15.000 tonu aşmayacaktır.
- Herhangi bir anda, Karadeniz'in en güçlü donanmasının (filosunun) tonajı sözleşmenin imzalanması tarihinde bu denizde en güçlü olan donanmanın (filonun) tonajını en az 10.000 ton aşarsa diğer kıyıdaş ülkeler Karadeniz donanmalarının tonajlarını en çok 45.000 tona varıncaya değin arttırabilirler. Bu amaçla, kıyıdaş her Devlet, Türk Hükümetine, her yılın 1 Ocak ve 1 Temmuz tarihlerinde, Karadeniz'deki donanmasının (filosunun) toplam tonajını bildirecektir; Türk Hükümeti de, bu bilgiyi, kıyıdaş olmayan diğer devletlerle Milletler Cemiyeti nezdinde paylaşacaktır.
- Bununla birlikte, Karadeniz kıyıdaşı olmayan bir ya da birkaç Devlet, bu denize, insancıl bir amaçla deniz kuvvetleri göndermek isterlerse, bu kuvvetin toplamı hiçbir varsayımda 8.000 tonu aşamaz.
- Karadeniz'de bulunmalarının amacı ne olursa olsun, kıyıdaş olmayan devletlerin savaş gemileri bu denizde yirmi-bir günden çok kalamayacaklardır.
2. Savaş Zamanı
- Savaş zamanında, Türkiye savaşan değilse, savaş gemileri yukarıda belirtilen koşullar içinde, Boğazlarda tam bir geçiş ve gidiş-geliş (ulaşım) özgürlüğünden yararlanacaklardır.
- Saldırıya uğramış bir Devlete ve Türkiye'yi bağlayan bir karşılıklı yardım antlaşması gereğince yapılan yardım durumları dışında savaşan herhangi bir Devletin savaş gemilerinin Boğazlardan geçmesi yasak olacaktır.
- Karadeniz'e kıyıdaş olan ya da olmayan devletlere ait olup da bağlama limanlarından ayrılmış bulunan savaş gemileri, kendi limanlarına gitmek maksadıyla boğaz geçişi yapabilirler.
- Savaşan devletlerin savaş gemilerinin Boğazlarda herhangi bir el koymaya girişmeleri, denetleme (ziyaret) hakkı uygulamaları ve başka herhangi bir düşmanca eylemde bulunmaları yasaktır.
- Savaş zamanında, Türkiye savaşan ise, savaş gemilerinin geçişi konusunda Türk Hükümeti tümüyle dilediği gibi davranabilecektir.
- Türkiye kendisini pek yakın bir savaş tehlikesi tehdidi karsısında sayarsa, Türkiye savaş durumu geçiş rejimini uygulamaya başlayacak ancak; Milletler Cemiyeti Konseyi Türkiye'nin aldığı önlemleri 3'te 2 çoğunlukla haklı bulmazsa Türkiye bu önlemlerini geri almak zorunda kalacaktır.
Genel Hükümler
- Boğazlar kayıtsız şartsız Türkiye Cumhuriyeti'ne bırakılacak, tahkimat yapmak hakkı tanınacaktır.
- Türk Hükümeti, sözleşmenin, savaş gemilerinin Boğazlardan geçişine ilişkin her hükmünün yürütülmesine göz kulak olacaktır.
Fesih Şartları
Sözleşmenin süresi, yürürlüğe giriş tarihinden başlayarak, 20 yıl sürecektir. Bununla birlikte, sözleşmenin 1. maddesinde doğrulanan geçiş ve gidiş-geliş (ulaşım) özgürlüğü ilkesinin sonsuz bir süresi olacaktır.
20 Temmuz 1956'da sözleşmenin süresi bitmiş, sözleşmeyi imzalayan devletler Montrö Boğazlar Sözleşmesi'ni değiştirmek için girişimlerde bulunmuşlar ancak başarılı olamamışlardır.
Uluslararası Deniz Hukuku kuralları ve fesih şartlarında da belirtildiği gibi gemilerin uğraksız geçiş (transit değildir) hakkı gereği sözleşmenin değişmesi durumunda dahi Türk Boğazları'ndan geçecek hiçbir gemiden zorunlu ücret talep edilemeyecektir.'

Özetle, Türkiye'nin güvenliği ve tam bağımsızlığı için imzalanmış olan Montrö ile Boğazlar kayıtsız şartsız Türkiye Cumhuriyeti'ne bırakılmış, tahkimat yapma hakkı Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ne tanınmıştır.
Montrö tarihsel gerçeklerimiz, jeopolitik hedeflerimiz, emperyalizmin Karadeniz ve bölgesine dair yaptığı planlar bilinmeden anlaşılamaz. Montrö'ye geniş bir pencereden baktığımızda ise tarihi ve milli/jeopolitik gerçeklerden hareketle diyebiliriz ki; Montrö bizler için Lozan kadar hayati ve önemlidir, Montrö'den taviz verilemez…




.