DENİZ ÇAĞLAR FIRAT
Bazen kelimeler yetersiz kalır. Bir durumu, bir hüznü ve elbette ki bir acıyı… Belki de acıların en büyüğü yokluk acısıdır. Çaresizce baka kalırız.Eskişehirli bir isimdi Nurettin Kaygısız. Bir sinema emekçisiydi. Sinemanın toplumcu gerçekçi bir anlayışla filme alındığı yıllarda adımını atmıştı sinemaya. Cüneyt Arkın, Menderes Samancılar, Ahmet Mekin gibi Türk sinemasının en değerlileri ile paylaşmıştı setleri. Ama en çok da Yılmaz Güney'le… Türk sinemasının çirkin ve dahi kralı Yılmaz Güney'le…
Yılmaz Güney'in ismi her geçtiğinde durgunlaşır, hüzünlenirdi. Bir gün bir sohbetimizde Yılmaz Güney'i anlatırken 'Bizi unutmuş mudur acaba?' demişti, Doktorlar'dan Adalar'a çıkan o dar sokakta elektrik trafosunun üzerinde otururken…
Yılmaz Güney ile anılarını anlatmayı çok sevmezdi ama onun ismini anarken de yüreğinin ağzından çıkacağını hissederdik.
Yokluk içindeydi hayatı Nurettin Abinin…
Bir gün o zamanlar (medya daha yoğunlaşmadan ve yandaş basın tanımı daha doğmadan) sevgili dostum Kemal Atlan, kendisi ile Posta Gazetesi için bir röportaj yapmıştı mesela Odunpazarı'nda tek göz sobalı evinde. O röporatjı hep gülümseyerek anlatırdı. Evin duvarında sinema günlerine ait bol bol fotoğrafların olduğu kareleri Posta'da çıkınca çok mutlu olmuştu.
'Beni unutmamışlar' demişti. İçine bir umut doğmuştu, 'Setlere yani sinemaya geri dönebilirim'
Öyle çok büyük hayalleri falan da yoktu. Dostları arasın, sorsun, sinema üzerine sohbet etsin, günlük siyaseti yorumlasın. Tam bir halkçıydı. Emekçiydi. 'Benim ustam Yılmaz Güney' diyen birinin zaten aksi olması düşünülür mü? Yüreğinde büyük bir vatan ve Atatürk sevgisi vardı. Bunu sergilemekten de bu uğurda mücadele etmekten de asla vazgeçmezdi.
En büyük sevgisi önce Yılmaz Güney sonra sinemaydı. Ama vatan sevgisi hepsinden üstteydi.
Ama yokluk içindeydi hayatı Nurettin Abinin.
Ekmeğini taştan çıkartan insanlardandı desek yeriydi onun için. Kimi zaman Hamamyolu'nda bir markanın reklam panosunu sırtında taşırken kimi zaman da 3. Sınıf dizilerde figüranlık kapmak için koşturmakla geçerdi ömrünün son yılları.
Ama iyi insandı Nurettin Kaygısız. Mert insandı. Halkçı, demokrat, emekçi ve yurtseverleri severdi.
Belki de Orhan Veli'nin yazdığı 'Kitabe-i Seng-i Mezar' tam olarak onu anlatıyordu;
I
Hiçbir şeyden çekmedi dünyada
Nasırdan çektiği kadar;
Hatta çirkin yaratıldığından bile
O kadar müteessir değildi;
Kundurası vurmadığı zamanlarda
Anmazdı ama Allah'ın adını,
Günahkar da sayılmazdı.
Yazık oldu Süleyman Efendi'ye.
II
Mesele falan değildi öyle,
To be or not to be kendisi için;
Bir akşam uyudu;
Uyanmayıverdi.
Aldılar, götürdüler.
Yıkandı, namazı kılındı, gömüldü.
Duysalar öldüğünü alacaklılar
Haklarını helal ederler elbet.
Alacağına gelince...
Alacağı yoktu zaten rahmetlinin.
III
Tüfeğini deppoya koydular,
Esvabını başkasına verdiler.
Artık ne torbasında ekmek kırıntısı,
Ne matarasında dudaklarının izi;
Öyle bir ruzigar ki,
Kendi gitti,
İsmi bile kalmadı yadigar.
Yalnız şu beyit kaldı,
Kahve ocağında, el yazısıyla:
'Ölüm Allah'ın emri,
'Ayrılık olmasaydı.'
Yattığın yerde dinlen Nurettin abi. Üzdün bizi…