CHP, Türkiye genelinde sahaya inme kararı aldı. Ama bu kez mesele sadece sahada görünür olmak değil. Bu kez hedef, vatandaşa doğrudan temas etmek ve henüz tarihi belli olmayan genel seçimler, yarın olacakmış gibi çalışmayı başlatmak.

İktidar henüz erken seçime yanaşmıyormuş gibi görünse de, ekonomik şartlar seçimin normal zamanından çok daha erken bir zamanda yapılmasını gerektirecek gibi görünüyor. CHP de seçim tarihi ilanını beklemeden harekete geçiyor. Türkiye’nin dört bir yanında il başkanları, ilçe örgütleri, milletvekilleri sahaya iniyor. Belediye başkanları uzun süredir zaten vatandaşla kurduğu yakın temaslarla partinin sahadaki sevilen yüzleri. Artık bu temas daha geniş, daha görünür ve daha sistemli bir hale geliyor.

Bu tablo aslında siyasetin en temel gerçeğini yeniden hatırlatıyor: Seçim sadece sandıkta değil, sandığa giden yolda kazanılır.

Özgür Özel’in hatırlattığı Süleyman Demirel sözü tam da bu noktaya işaret ediyor:

‘’Köylü, televizyonda gördüğü adama oy vermez. Köye gelen adama ad oy vermez. Ama televizyonda gördüğü adam köye gelirse ona oy verir.’’

İşte bu süreçte vatandaş artık Milletvekili’ni, parti yöneticilerini, belediye başkanlarını sadece televizyonda görmeyecek. Parti örgütleri bire bir temaslarla, sokaktaki vatandaşın, tarladaki köylünün, çarşıdaki esnafın yanında olacak.

CHP’nin bu süreçte elini güçlendiren çok açık bir gerçek var. O gerçek, Türkiye’deki her kesimin yaşadığı hayatın ta kendisi. Ekonomide tablo ortada. Emekli geçinmekte zorlanıyor, işçi aldığı ücretle ay sonunu getiremiyor, gençler gelecek kaygısı yaşıyor, öğrenciler barınma ve yaşam maliyetleriyle mücadele ediyor, sanayici önünü görmekte zorlanıyor. Toplumun neredeyse her kesiminde ortak bir duygu var: memnuniyetsizlik...

Böyle bir tabloda siyasetin işi bazen yeni bir hikaye yazmaktan çok, var olan gerçeği doğru anlatmak ve insanlara yalnız olmadıklarını hissettirmek oluyor. CHP’nin sahadaki en büyük avantajı da burada. İnsanlara uzak, bilmedikleri, yaşamadıkları bir tabloyu anlatmak zorunda değil. Zaten herkesin yaşadığı bir gerçeği, samimi ve sade bir dille ifade etmesi ve çözüm kararlılığını göstermesi yeterli. Yani mesele insanların yaşadığı gerçeği dile getirmek ve ‘’bu değişebilir’’ duygusunu kurabilmek.

Yakın zamanda bunun bir örneğini gördük. Macaristan’da iktidar uzun süre bürokraside ve medya üzerinde çok güçlüydü. Ancak kırsala yeterince temas edemedi ve sokağın sesini duyamadı. Sonuçta muhalefet sahadaki bağını güçlendirerek seçimi kazandı. Bu, siyaset için çok açık bir ders. Temas kurmadığınız, dokunmadığınız yerde yoksunuz…

Türkiye’de de bu durumun çok güçlü bir örneği var. Ekrem İmamoğlu’nun İstanbul’u kazandığı seçim süreci. İmamoğlu İstanbul gibi dev bir şehirde bire bir temasın, kapı kapı dolaşmanın, pazarda insanları dinlemenin ne kadar etkili olabileceğini gösterdi. Seçmenini bizzat kendisi ikna etti. Sadece konuşan değil, dinleyen bir siyaset dili kurdu. Ve o dil, karşılığını sandıkta buldu.

Eskişehir’e döndüğümüzde ise bu yaklaşım zaten güçlü bir zemine sahip. Genel merkezin talimatıyla daha sistemli bir şekilde saha çalışmalarına start verildi. İl başkanı tüm ilçe başkanlarıyla birlikte sahada, milletvekilleri sahada. Belediye başkanları da uzun süredir bu temasın doğal bir parçası. Şimdi bu tablo daha da genişliyor.

Kısacası Cumhuriyet Halk Partisi, iktidar hedefine konsantre bir şekilde odaklanmış durumda. Seçmenin artık sadece vaat duymak istemediğinin, bizzat vaat edenleri görmek istediğinin farkında. Ortaya konan iddia çok net: Gidilmeyen yer, sıkılmayan el bırakılmayacak. Eğer bu çalışma, başladığı şekilde kişisel menfaatlerden uzak, samimiyetle ve partililik ruhuyla seçime kadar sürdürülürse, hedefe ulaşmamak için hiçbir sebep yok...