Aile, sadece aynı çatıyı paylaşan insanların mecburi birliği değildir. Aile, bir milletin atan kalbi, geleceğin filizlendiği en verimli topraktır. Fırtınalı dünyada sığınılacak en güvenli limandır. Toplumun sarsılmaz temel taşı, medeniyetin sıcak beşiğidir. Ancak ne yazık ki o beşikler bugün giderek sessizleşiyor.

Birkaç gün önceydi….

Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ı dinliyorum. İstanbul’da kalabalık bir dinleyicisi önünde "Gelecek on yıla yön verecek olan “Aile ve Nüfus On Yılı Vizyon Belgesi” adlı programda konuşuyordu.

Ekranda yankılanan her bir cümle, içimdeki gelecek kaygısını biraz daha büyütüyor. Açıklanan rakamlar sıradan, kuru istatistikler değil. Bu rakamlar, orta vadede ülkemiz için açık ve net bir beka sorunu.

Yıllarca o gürül gürül, enerjik gençliği ile övündüğümüz ülkemiz yavaş yavaş yaşlanıyor. Sokaklarımızdaki çocuk cıvıltıları eksiliyor.

Yazılarımızı takip eden okuyucular anımsarlar. Geçmişte de bu konu üzerinde köşe yazısı yazmıştım.

Neden bu hale geldik? Sorunun kaynağı tek boyutlu değil.

Geçenlerde iş yerinde arkadaşlarımla sohbet ediyordum. Hiçbir maddi kaygısı olmayan, tuzu kuru diyebileceğimiz insanlar. Tek erkek evladı olan bir mühendis hanım arkadaşıma takıldım. “Bir çocuk daha yapsanız. Bir kızın olur. Annenin yarısı kızdır derler, yoldaş olur” dedim. Verdiği cevap bugünün modern açmazını özetliyordu: “Yok Hüseyin Bey. Birisini zor büyütüyoruz. İkincisi bizi çok yorar.”

Bu aile için sorun kesinlikle ekonomik değil. Sorun, biraz daha rahat yaşama arzusu. Konfor alanından çıkma korkusu. Modern çağın getirdiği yorgunluk ve bireyselleşme.

Ancak madalyonun bir de diğer yüzü var. Ekonomik gerekçelerle ikinci, üçüncü çocuğunu canı gönülden isteyip de yapamayan sayısız aile biliyorum. Çünkü anne ve baba olmak sadece bir canlıyı dünyaya getirmekten ibaret değil. Asıl görev o ilk ağlamadan sonra başlıyor. O evlada sağlıklı, mutlu ve güvenli bir gelecek hazırlamak anne babanın en kutsal vazifesi. Hayat pahalılığı ve gelecek kaygısı birleşince, aileler mecburen frene basıyor.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın paylaştığı veriler tablonun vahametini ortaya koyuyor. Doğurganlık hızı 1,48’e kadar düştü. 2017’den beri nüfusun yenilenme seviyesi olan 2,1’in çok altındayız. 2024’teki bu oran, 2025’te muhtemelen daha da gerileyecek. 2014 yılında bu ülkede 1 milyon 351 bin bebek dünyaya gözlerini açmıştı. 2023’te ise bu rakam 1 milyonun bile altına indi.

Erdoğan haklı. Açık söyleyelim 1960'lardan itibaren uygulanan yanlış nüfus politikalarının ağır bedelini ödüyoruz. Çok çocuklu ailelerin "yobazlıkla, taşralılıkla" suçlandığı o karanlık zihniyet bugün tamamen iflas etti. 2007 yılındaki "en az 3 çocuk" çağrısının ne kadar hayati olduğu bugün acı bir şekilde ispatlandı.

Meseleyi çözmek için 2026-2035 dönemi "Aile ve Nüfus 10 Yılı" ilan edildi. Evlenecek gençlere verilen destekler 250 bin liraya çıkarıldı. Çalışan annelerin doğum izinleri yeni yasayla 24 haftaya yükseltildi. Özel sektördeki babalara ve koruyucu ailelere 10 gün izin hakkı tanındı. Bunlar elbette kıymetli müjdeler. Ama yeterli değil!

Fakat neticeye bakıyoruz; alınan tüm bu iyi niyetli önlemlere rağmen doğurganlık oranı düşmeye devam ediyor. Hızla yaşlanıyoruz.

Peki ne yapmalı?

Sadece izin sürelerini uzatarak veya maddi destek rakamlarını artırarak bu kanamayı durduramayız. Aileler, içi çok daha dolu, sürdürülebilir ve gerçekçi programlarla desteklenmelidir. Çalışan anne ve babanın omuzlarındaki yük kalıcı olarak hafifletilmelidir.

Daha da önemlisi, kapalı kapılar ardında alınan kararlar yetmez. Devlet, çok daha kapsamlı bir şekilde bizzat ailelerin görüş ve önerilerini bu sürece dahil etmelidir. Sahadan gelen seslere kulak vererek sarsılmaz ve güçlü adımlar atmak devletimizin asli görevidir.

Teşhisi koyduk, şimdi sıra tedavide. Çözümü bizi yönetenler bulacak. En doğru, en uygulanabilir politikaları onlar üretecek.

Başka çaremiz, başka Türkiye'miz yok. Geleceğimiz, o boş kalan beşikleri yeniden umutla doldurmaktan geçiyor. Göre ne…Köre ne?