Eskişehir neden farklı?
Bu soru uzun yıllardır sorulur. Genellikle cevabı da hazırdır: Çünkü burası bir öğrenci kenti. Çünkü çağdaş belediyecilik var. Çünkü kültür-sanat güçlü. Çünkü insanlar birbirine saygılı.Bunların hepsi doğru. Ama eksik.
Çünkü Eskişehir’in hoşgörüsü yalnızca bugünün politikalarının ya da modern şehircilik anlayışının ürünü değil. Açık konuşalım, bu iklim kendiliğinden veya sihirli bir değneğin dokunuşuyla oluşmadı. Bu şehrin birlikte yaşama kültürü çok daha derin, çok daha eski bir toplumsal hafızaya dayanıyor.
Eskişehir yalnızca bir Anadolu kenti değiladeta Anadolu’nun, hatta yakın coğrafyamızın küçük bir özeti. Bu şehirde Çerkesler, Abhazlar, Karaçaylar, Kırım Tatarları, Nogaylar, Arnavutlar, Pomaklar, Boşnaklar, yerli Türkmen boyları aleviler ve sünniler bir asrı aşkın süredir yan yana yaşıyor.Kimi sürgünle geldi. Kimi savaşla yurdundan koptu. Kimi muhacir olarak bu topraklara yerleşti. Kimi bu coğrafyanın kadim unsuru olarak burada kaldı. Ama hepsi aynı şehirde ortak bir hayat kurdu. Ve bu ortak hayat, yalnızca kağıt üzerinde bir olgu değil. Gündelik hayatın içinde görülebilen bir gerçek. Bir mahalle sofrasında Tatar böreğiyle, Çerkes mutfağının aynı masada buluşabilmesi, bir düğünde farklı kültürlerin ezgilerin yan yana yer bulması ortak yaşam kültürünün yaşayan güzellikleri.
Eskişehir’in toplumsal dokusu benzerliklerden değil, farklılıkların birlikte yaşayabilmesinden oluştu. Belki de bu yüzden burada kimlikler çoğu zaman çatışmanın değil, kültürel zenginliğin kaynağı oldu. Daha da önemlisi, bütün bu farklı aidiyetler zamanla ortak bir Eskişehirlilik duygusunda buluştu. Bana kalırsa, bu sıradan bir uyum değil. Bu, tarih içinde oluşmuş bir birlikte yaşama kültürü. Bir medeniyet pratiği.
Bu pratik bir tesadüfle de oluşmadı. Tarihsel olarak Eskişehir bir geçiş ve buluşma coğrafyası. Göç yollarının, ticaret yollarının, kültür yollarının kesiştiği bir yer. Özellikle 19. Yüzyıldan itibaren Kırım’dan, Balkanlar’dan ve Kafkasya’dan gelen göçlerle şehrin beşeri yapısı daha da güçlendi. Bugün “hoşgörü” dediğimiz şey, belki de bu tarihsel karşılaşmaların ve ortak hafızanın bize bıraktığı miras.
Çünkü farklılıklarla yaşamayı öğrenmiş toplumlar yalnızca birbirine tahammül etmez; birlikte hayat kurar. Eskişehir işte tam da böyle bir şehir. Belki bu yüzden Anadolu’da bir vaha deniyor. Belki bu yüzden ülkede ortam sertleştikçe bu şehir biraz daha sakin kalabiliyor. Belki bu yüzden insanlar burada birbirini etnik kimliğinden ve siyasi görüşünden önce komşusu olarak görebiliyor.
Elbette üniversiteler bu kültürün üzerine yeni bir katman ekledi. Yerel yönetimler bunu korudu. Kamusal yaşam bunu besledi. Ama bütün bunların altında daha eski, daha derin bir toplumsal maya var. Eskişehir’in asıl gücü de burada. Bu şehir, tek tiplikten değil çoğulluktan huzur üretmiş bir şehir.
Ve belki bugün Türkiye’nin en çok ihtiyaç duyduğu şey de tam olarak budur. Eskişehir’in tecrübesi.
Farklılıkların bir arada yaşayabildiği, ortak kimliğin ayrışmadan kurulabildiği, çoğulluğun huzur üretebildiği bir toplumsal model. Çünkü Eskişehir yalnızca bir hoşgörü şehri değil; birlikte yaşamanın mümkün olduğuna dair güçlü ve yaşayan bir örnek.