Özcan Türkmen yazdı.

Aynı tarlayı daha az zamanda ekip biçiyoruz şimdi. İmece kayboldu, 'Ekim zamanı, harman sonu, harman zamanı' yok şimdi. Bu meşguliyetler 'yayla zamanı' gibi türkülere girmişti eskiden; şimdi yok artık. Yayla yaylacılık maalesef yok artık.Kimi zaman tek başımıza kimi zaman çelteğimizle koyun kuzu güttüğümüz günler yok artık.
Yün kırığıyla kırık leblebi alabilmek için çerçinin/emmicinin goyaktan aşması beklenirdi sabırla. Gıngırıçkurup eğlenen kızlarla erkeklere baka baka ne zaman büyünecek de buna binilecek diye iç geçirdiğimiz çok olurdu çocukluğumuzda. Yaylada haşhaş yağıyla yapılan katmerlerden sonra karlı buzlu sular içtiğimiz çorba tasına tahta kaşıkları daldırıp tadına doyamadığımız garlambaçların tadını arıyorum bulamayacağımı bile bile hala.
Ölüp ölüp dirilsek de yayladan atlının getirdiği ölüm haberi üzerdi. Haber bombardımanına tutulmazdık günün yirmi dört saatine şimdiki gibi. Eskiden yaylada ölenlerimiz yaylaya defnedilirdi. Varsın olsundu; ora da yırt değil miydi zaten. Hem ayrılık da ne ola ki topu topu bir zahmarı(zemheri) bir kış çıkacak geri buluşulacaktı baharda mezarlıkla zaten… Doğum haberlerine hepten sevinilirdi. Yaylada doğan şanslıydı. Çeliğine iyi su verildiğine inanılırdı.
Topakevler, aleyçikler, çadırlar zevk verirdi; sarayda yaşar gibi geçerdi günlerimiz. Hayvanlarımızın yerlerinin de en az bizimki kadar kuytu olması gerekirdi ve olurdu da. Ne var ki soğuktan çiten, ağıl dışımda kalıp ölenlere yapacak pek bir şey de yoktu.
Göz gözü görmezdi kör dumandan. Bayılırdı çocuklar bu havada tekerleme söylemeye… Ocakta kuytuluktaki lepenin kokusu, bırakın çobanı çoban köpeğini de aşka şevke getirirdi yurda bir an önce gelmek için. Kör dumanda kuzu seçme, bir başkaydı yaylada. Yaşama sevinci dolardı erkeğimize, kadınımıza, kızımıza. Şimdiki gibi tabiat sevgisinin adını söyleyip durmaz yaşardururduk çocuk yaşımıza aldırmadan biteviye onu.
Şüphe uyanacak, şüphe uyandıracak bir yanı olmayan büyüklükle giderdik çekinmeden, korkmadan ürkmeden yaylaya. Dağ köylerinin çocuklarının önümüzü kesmesi da kaderimizeydi artık. Büyüklerimizle gittiğimizde biz atta eşekte, onlar yayaydı.
Ayı masalı ballandıra ballandıra akşamları kuytulukta, yağmurlu havalarda aleyçikte yağmurun şıpırtısı eşliğinde anlatırdı büyüklerimiz. Hala nedendir bilemediğim bir zevkle, heyecanla, yeni bir iştiyakla her seferinde yeni duymuş gibi dinlerdik biz de. Elektronik oyuncakların envai çeşit sesini dinlemeye tenezzül etmeyen çocuklar mı daha şanslı yoksa biz mi hala anlayabilmiş değilim.
Yakacak bulma gençlerin çocukların işi, görevi; kuytulukta yakacağın çok olması çocukların gururuydu. Şelek şelek gelen yakacaklara göre alınan ödül de istediğin yemeğin pişirilmesiydi çoğu kere. Ha; pişirileni yememe hakkın, açlığa tahammülüne göreydi. Yemediğin sürece senin için yemek yapılmayacağı, yapılamayacağı aşikardı.
Dernek günü (Pazartesi) yahut salı günü pazara gidilip pazar sonu(Çarşamba) yayladakilerinin ihtiyacının görülmesi köyde kalanların epey bir başını ağrıtırdı. Perişanlık diz boyuydu; yokluk zamanıydı; her ihtiyaç hemen görülemiyordu ki. İşte böyle bir zamanda yalnız yaylaya çıkan anasının yayla yağıydı, gazıydı, tuzuydu derken bütün eksiklerini görmek, biraz da çok sevdiği kaymaklardan yemek için yaylaya gelen Omar Amca(Canavar)nın kaymak hatırasını unutamam hiç: Çarşamba günü gün öğle olmadan Omar Emmi anasına ulaşır yaylaya. Eşekten heybe indirilip sundurmaya asılır asılmaz anası, başlar görülecek işleri sıralamaya. Yıkılan kuytuluk yapılacak, yakacak getirilecek, aleyçiğin kamışı ipi gözden geçirilecek, yoğurt peynir yağ derileri yıkanmak üzere pınarın başına götürülecek, su gelecek; olacak da olacak... Canavar, bunları sırayla yaparken anası da aleyçiğe çeki düzen vermekte, yarım tenekelere dökülen sütlerin kaymağını almaktaymış. Omar Amca, çok sevdiği kaymağı yemek istediğini belirtmek isterken anasının kaymağı deriye döktüğünü görmüş. Çok üzülmüş, biraz da kızmış hani. Anası çayın yanına biraz kesik peynir koyarken bu yıl yağ tuluğunun başının zor dolacağını ima etmiş. İkisi de üzgünmüş ama birbirine bir şey dememişler. Üstlerine gelen yaşlı komşu, durumu fark etmiş. Komşu Hava Teyze de biliyormuş. Canavar'n kaymağa düşkünlüğünü aslında. Biraz da takılırcasına 'Omar hayırdır?' deyince Canavar, çok sakin olmaya çalışarak, gözünüboşalan süt tenekelerine dikip biraz da sitemle 'Heç, biz de ana deyin geldiyidik' demiş. Omar Emmi'nin anası işin farkındaymış elbet ama köye göçüldüğünde yağ tuluğunun sayıca çokluğuyla da övünecekmiş. Omar Emmi kendinden kaymağın esirgenmeyeceğini biliyormuş ama anasına da hak vermiyor değilmiş hani.
İşte buraların buraların dağına deresine, taşına toprağına, itine atına, kurduna kuşuna, tilkisine çakalına ne desem ne yazsam az. Yayla türkülerinin hemen hepsinin ayrı ayrı işlense birer yazı konusu olduğunu belirtip iki örnek anonim dörtlükle yetinelim şimdilik:
Yaylıya getmiş de yaylıyamamış
Hasa işli(ğ)ini yar giyememiş
Zabahınan erken ka(l)kmışyörümüş
Allaha ısmarladık gal diyememiş

Yaylanın özünde goyunsa(ğ)ıyo(r)
Zülüfleri ak gerdanı dö(ğ)üyo(r)
Boyunu sevdiğim ey nazlı yarim
Sallanışın milyonlara de(ğ)iyo(r)
Yaylaya göçü de yayladan göçü de ayrı bir yazıya bırakalım şimdilik. Ama yayladan göçerken rahmetli anamın yaptığı höşmerimi hala hiçbir yerde yiyemediğimi belirtmeden geçemeyeceğim.