Buruk geçen, dudaklarımızda yarım kalmış bir tebessüm bırakan bir Ramazan Bayramı’nın ardından yazıyorum bu satırları.
Hafızamıza kazınan o eski bayramlar; her daim sevinçti, coşkuyla beklenen kavuşmalardı, hasretle sarılmalardı. Oysa bu kez, yüreğimizin tam ortasında tarif etmesi imkânsız, derin bir sızıyla karşıladık 2026 yılı Ramazan Bayramı sabahını. Ailece art arda yaşadığımız vefatlar, ruhumuzda onarılmaz gedikler açmıştı.
Henüz yasımız sönmemiş, acımız ilk günkü yakıcılığıyla tütüyorken bayram kapımızı çaldı. Ancak bu geliş, bildiğimiz o cıvıl cıvıl bayramlardan çok uzaktı; sessiz, mahzun, rengi soluk ve her yanıyla eksikti.
Bayram sabahı, gri bulutların gökyüzünü kapladığı ve yağmurun ince ince yeryüzünü yıkadığı bir vakitte bayram namazı için çıktık evden. Gökyüzü, sanki içimizde kopan fırtınalara eşlik ediyor, bizimle birlikte usulca ağlıyordu. Islak sokakları arşınlarken adımlarımız ağır, kalbimiz ise taşıyamayacağımız kadar doluydu. Evlatlarımla ve omuzlarında aynı ağır yası taşıyan kayınbiraderimle birlikte Bedrettin Camii’ne doğru sessizce yürüdük. Camiye adım attığımızda, içeriyi dolduran cemaatin o aşina, huzur dolu omuz omuza duruşu karşıladı bizi. Herkesin yüzünde bayrama kavuşmanın o dingin neşesi parlarken, bizim içimizde dipsiz bir boşluk yankılanıyordu. Zar zor bir yer bulduktan sonra kürsüdeki hocanın sözlerine kulak verdik.
Ramazan ayının ruhumuza ektiği bereketten, irademizi eğiten sabrından ve bizlere kazandırdığı o erdemli alışkanlıklardan söz ediyordu. “Ramazan’ın bizlere kattığı manevi güzellikleri, bayramdan sonraki hayatımıza da taşıyabilmek…” diyordu hoca. İşte, asıl bayramın derin manası tam da bu cümlenin içinde saklıydı.
Namazı huşu içinde eda edip eve döndüğümüzde, eskiden o eşikten adım atar atmaz bizi saran bayram telaşından eser yoktu. Ne kapıda kollarını açarak bizi bekleyen bir büyüğümüzün sıcak tebessümü ne de mutfaktan süzülen o şenlikli sesler duyuluyordu. Mekân aynı mekândı, duvarlar aynı duvarlardı fakat evin ruhu çekilmişti soğuktu. Bayram neşesi bu kez odalarımızda gezinmiyor; onun yerine sağır edici bir sessizlik duvarlara çarpıp yankılanıyordu.
Yine de kapımız o gün hiç kapanmadı.
Dostlarımız, uzaktan yakından gelen akrabalarımız ve acımızı yüreğinde hisseden güzel gönüllü insanlar hanemizi tıklım tıklım doldurdu. Ancak bu kez tebrikler değil, teselliler döküldü dudaklardan. Eşikten içeri adım atan herkes, kalbimize merhem niyetine sükûnet dolu bir dua bıraktı. O an, hayatın o incecik sırrını bir kez daha idrak ettim: Bayramlar sadece coşkudan ve kahkahalardan ibaret değildir. Bayram; aynı zamanda dost omuzlarında yükselen bir dayanışmanın, elindekini paylaşmanın ve en ağır acıları omuz omuza dirayetle taşımanın da adıdır.
Bayramın üçüncü günü, soğuk ve puslu bir sabahta yolumuzu Eskişehir’in o şirin ilçesi Sarıcakaya’ya çevirdik. Genellikle neşe içinde yürüdüğümüz o tanıdık sokakları, hem bayramlaşmak hem de kabir ziyareti için arşınladık.
Daha birkaç ay öncesine kadar bayram sofralarında başköşede oturan büyüklerimizin, bugün taze kabirlerinin başındayız. Dudaklarımızdan dökülen dualar, göz pınarlarımızdan süzülen yaşlara karışıyor. Bizi biz yapan, varlığımıza anlam katan o kıymetli insanlarla bu kez fanî dünyanın ötesinden bayramlaşıyoruz; kelimelere sığmayan, derin ve tarifsiz bir bağ ile…
Sarıcakaya’da, Fatma teyze, Ballı ebe ve Nurten abla ile kurulan bayram sohbetlerinin merkezinde yine kayınvalidem ve onun hatıraları vardı. Her bir cümlede, her bir hatırada onun sesi yankılanıyor; yokluğunun bıraktığı boşluk, sohbetin en sessiz ama en ağır misafiri gibi aramızda dolaşıyordu.
Böyle zamanlarda, insanın zihnine silinmez bir hakikat kazınıyor: Sevdiklerimiz henüz nefes alıyorken onların kıymetini bilmek… Çünkü bir gün, en derin cümleler susuyor, en sıcak sofralar dağılıyor ve geriye yalnızca hatıralarla örülü bir özlem kalıyor.
Onların varlığını her sabah doğan güneş gibi sıradan, değişmez bir alışkanlık sanmak ne korkunç bir yanılgıymış. İnsan, bir bayram sabahı sofrada bir sandalye boş kaldığında iliklerine kadar hissediyor gerçeği. Aslında o günü bayram kılan şey, ne takvim yaprakları ne de yeni kıyafetlerdir. Bayramı bayram yapan; o bereketi taşıyan sofrayı kuran nasırlı eller, o kapıyı her çaldığınızda umutla açan nurlu yüzlerdir.
Ramazan Bayramı; sadece tutulan oruçların kutlaması değil. O, gönüllerin birbirine kenetlendiği, biriken kırgınlıkların rüzgârla savrulup gittiği ve sevgilerin köklerinden yeniden yeşerdiği eşsiz bir zaman dilimi. Fakat tüm bu koşturmaca içinde aklımızdan asla çıkarmamamız gereken, hayati bir ders var:
Sevdiklerimize asla “sonra” dememeliyiz.
Zamanı ertelememeli, sevgiyi yarına bırakmamalıyız. Çünkü hayatın o acımasız gerçeği ansızın yüzümüze çarpıyor; bazen o güvendiğimiz “sonra”, bir daha asla gelmiyor.
Rabbim, bizleri ellerinin arasından kayıp gitmeden sevdiklerinin kıymetini bilen kullarından eylesin. Nice bayram sabahlarına; eksilmeden, sımsıkı sarılarak, o sıcak ve kalabalık sofralarda hep birlikte gülümseyerek buluşmayı nasip etsin.