Bazı sözler vardır; tam zamanında söylenmeyince insanın içinde bir ukde, boğazında bir düğüm gibi kalır. Hele ki bu sözlerin muhatabı bir babaysa...

O kelimeler sadece dudaklarda değil, insanın en derininde, yüreğinde ağırlaşır. Çünkü baba dediğimiz çınar, çoğu zaman varlığıyla sessiz bir güven verirken, asıl büyüklüğü ancak yokluğuyla anlatılabilen bir destandır. Onun gölgesinde serinlerken fark etmediğimiz o devasa güç, o gölge çekildiğinde güneşin yakıcılığıyla kendini hissettirir.

Bir babanın kıymeti aslında hayatın en sade, en sıradan görünen anlarında gizlidir. Hafızanızı yokladığınızda lüks sofralar ya da büyük nutuklar gelmez aklınıza. Çocukken elinizden sımsıkı tutup sizi karşıdan karşıya geçiren o güven verici, nasırlı ve güçlü el gelir.

Okuldan geç kaldığınız bir akşamüstü, kapının önünde elleri cebinde, gözleri yolda sizi bekleyen o sabırlı ama endişeli duruş canlanır gözünüzde. Ya da akşam yemeğine yetişmek için yorgun adımlarla eve dönen, elinde bir poşet ekmekle kapıyı çalan o vakur yüz...

Bunlar yaşanırken sıradan olaylar gibi görünür; ancak hayat dediğimiz o büyük resim, aslında bu küçük ama derin izlerin birleşmesinden oluşur.

Böyle bir giriş neden yaptım?

Anlatayım…

Geçtiğimiz hafta sonu yolum, baharın taze nefesini yeni yeni üflediği Sarıcakaya’ya düştü.

Toprağın o kendine has, canlandırıcı kokusunun insanın iliklerine işlediği yemyeşile boyanmış bu güzel ilçede, kayınbabamdan geriye kalan eşyalarla baş başa kaldım.

Sessizliğin hâkim olduğu o odanın köşesinde, sanki sahibi az önce oradaymış gibi asılı duran şapkası, ceketi ve üzerinde yılların, emeğin, yolculukların izini taşıyan pantolonlarını, gömleklerini gördüm. Bir süre düşündüm…

O an zihnimde Fatih Kısaparmak’ın o meşhur dizeleri yankılandı: "Şu adam benim babam, sekiz köşe kasketiyle..." Elimi uzatıp ceketlerinden birine dokunduğumda, hissettiğim sadece soğuk bir kumaş parçası değildi; bir ömrün helal rızık peşinde harcanan emeğine, dürüstlüğüne ve yorgunluğuna dokunuyordum.

Bitmedi…

Evin alt katında ki bir odayı tamirhaneye çevirdiğine ve o odada ki penseler,tornavidalar,anahtarlar,motor testereler vs. öylece sessizce yüzüme bakıyorlardı.

Her biri, bir ailenin düzenini ayakta tutmak için verilmiş birer söz gibi duruyordu orada. O aletler sadece bozulan bir musluğu ya da kırılan bir sandalyeyi onarmak için değil; aslında bir yuvanın huzurunu muhafaza etmek, çatının sızdırmamasını sağlamak için kullanılmıştı.

Bir evin nizamı, bir ailenin birliği çoğu zaman bu mütevazı aletlerin ucunda şekillenmişti. Şimdi hepsi, onun bıraktığı yerde, aynı sadakatle durmaya devam ediyor.

Beni en çok sarsan ise böyle bir yazı yazmama sebep olan; sinema işlettiği yıllardan kalan o eski hatıralar oldu. Tozlu film makaraları, projektör parçaları, o eski zaman filmlerinin kokusu... Bir zamanlar insanların bir araya gelip aynı hikâyede ağlayıp güldüğü, toplumun kalbinin attığı o mütevazi sinema salonunun ruhu bu parçalarda yaşıyordu. O an anladım ki; bir baba sadece kendi evinin içini değil, ışığını paylaştığı toplumun karanlık köşelerini de aydınlatabilen bir fenerdir.

Şimdi daha iyi kavrıyorum; baba dediğimiz kişi sadece bir aile büyüğü değildir. O, bir hayatın sessiz mimarı, görünmez kurucusudur.

Belki az konuşur, belki duygularını göstermekte ketumdur ama yaptığı her fedakârlık, attığı her adım aslında uzun ve anlamlı bir cümledir.

Biz evlatlar, çoğu zaman o derin cümleleri okumayı öğrenmekte geç kalırız. Ona "iyi ki varsın" demek için vaktimiz hep varmış gibi davranırız. Oysa o kısa cümle, onun hayatı boyunca duymak istediği en büyük ödüldür. Sarılmak, halini hatırını sormak, birlikte sessizce bir bardak çay içmek...

Bunlar basit eylemler gibi görünse de, aslında değeri hiçbir dünya malıyla ölçülemeyecek kadar büyük hazinelerdir. Keşke o cümleleri zamanında okuyabilsek. Okuyabilen evlatlara selam olsun…