Dünya tarihi, güç zehirlenmesiyle sarhoş olmuş imparatorlukların hazin sonlarıyla doludur. Bugün modern dünyanın "süper gücü" olarak adlandırılan ABD ve onun Orta Doğu’daki stratejik ortağı zalim İsrail, kendi kazdıkları karanlık bir kuyunun kenarında sendeliyorlar.

Sadece askeri bir başarısızlıktan değil, vicdani ve ahlaki bir çöküşten bahsediyoruz.

Bu satırları yazarken haber sitelerinde önemli bir tespit gözüme ilişti.

ABD’li Demokrat Senatör Chris Murphy’nin"Biz bu savaşı kaybediyoruz" itirafı, aslında sadece bir cephe yenilgisini değil, on yıllardır süregelen bir "beceriksizlikler manzumesini" tescilliyor.

Peki, sormak gerek: Siz hangi savaşı kazandınız ki?

İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana ABD’nin elinde "zafer" adına tutunabileceği tek bir onurlu sayfa yok. Tarih kitapları, Vietnam’da yakılan köyleri, katledilen 4 milyon insanı ve arkasına bakmadan kaçan Amerikan askerlerini yazdı.

Irak’a "demokrasi" vaadiyle girenlerin, geride bıraktığı tek şey yüz binlerce Müslüman'ın kanı ve yıkılmış bir medeniyet oldu. Afganistan’da yirmi yılın sonunda helikopterlere asılarak kaçmaya çalışanların görüntüsü hafızalarımızda hala taze.

Modern dünya, sadece katliam yapmayı bilen ama bir türlü zafer kazanamayan bir haydutlar topluluğuyla karşı karşıya.

Unutulmasın ki; onlar için zafer, ancak Hiroşima’da atom bombası patlatarak elde edilen bir "soykırım başarısı" olabilir.

Şimdi ise namlular komşumuz İran’a çevrilmiş durumda. Ancak hesap tutmuyor. İran halkı ayrışmanın tam aksine birbirine kenetlendi. İran bölgenin onurunu, şerefini savunuyor.

İran, bölgenin kadim derinliği ve amansız mücadelesiyle bu devasa savaş makinelerine direniyor. Semalarda süzülen "yenilmez" Amerikan uçakları birer birer düşürülürken, moral üstünlüğü artık mazlumun safına geçmiş durumda.

Sahada istediği sonucu alamayan, Hürmüz Boğazı'nın kontrolünü kaybetme korkusuyla titreyen kan emici İsrail ve ortağı ABD, kirli yüzünü bir kez daha gösteriyor: Sivil yerleşim yerleri...

Gökyüzünden yağan füzeler, askeri hedefleri değil, çocukların oyun oynadığı sokakları, bin yıllık köprüleri ve masumların sığındığı evleri vuruyor. Şehirlerin üzerinde yükselen kara dumanlar, aslında insanlığın yakılan feryadıdır. Yıkılan bir köprünün altından akan sular artık sadece su değil, sönen hayatların gözyaşıdır. Bir anne evladının cansız bedenine sarıldığında, aslında tüm insanlık o enkazın altında kalıyor.

Milyarlarca dolar harcanıyor, en gelişmiş silahlar kullanılıyor, dünya istikrarsızlaştırılıyor. Ama ne için? Murphy’nin dediği gibi; sadece "beceriksiz" görünmek ve daha fazla kan dökmek için.

Bir ordu düşünün ki, karşısındaki askeri yenemeyince hıncını savunmasız sivillerden, hastanelerden ve altyapıdan çıkarıyor. Bu, gücün değil, büyük bir acziyetin ve korkaklığın resmidir.Allah kahretsin bunları!

Ancak bu kanlı senaryoyu yazanların unuttuğu kadim bir gerçek var. Zulüm, ebedi değildir. Şehirler bombalanabilir, köprüler yıkılabilir, insanlar acımasızca katledilebilir; fakat bir halkın direniş ruhu ve adalete olan inancı kurşungeçirmezdir.

Firavunların sarayları varsa, Nemrutların ateşleri varsa, bugünün zalimlerinin de sığındığı çelikten zırhları var. Ama her devrin bir sonu, her zulmün bir hesabı vardır.

Bugün gelinen noktada şunu çok rahat söyleyebiliriz ki; dünyanın Atatürk gibi liderlere, onun "Yurtta Sulh, Cihanda Sulh" ilkesine her zamankinden daha fazla ihtiyacı var.

Geleceği kan döken haydutlar değil, Atatürk çizgisinde yol yürüyen, barışa ve yaşam hakkına samimiyetle saygı gösteren liderler şekillendirecektir. İnsanlık onuru, ancak bu ilkeli duruşla yeniden ayağa kalkabilir.

Yazımızı, tarihin ve inancın en sarsılmaz hakikatiyle mühürleyelim: Zalimin zulmü varsa, mazlumun Allah’ı var. Gökten yağan ateşin karşısında secdeye duranların, bombaların gürültüsünde hakkı haykıranların kazandığı zafer; hiçbir atom bombasıyla, hiçbir teknolojik üstünlükle elde edilemez.

Bu kirli savaşın kazananı siz olmayacaksınız; kaybedenler kulübünün son üyeleri olarak tarihin utanç sayfalarındaki yerinizi alacaksınız.