Elbette hiçbirimiz birer sosyolog ya da psikolog değiliz.
Ama bizler; bu aziz vatanın toprağına basan, yarının Türkiye’sini emanet edeceğimiz evlatları büyüten anne babalarız.
Bu satırlar, yalnızca bir köşe yazarının kaleminden değil; yüreği sızlayan bir babanın, kaygı duyan bir vatandaşın iç dünyasından dökülüyor.
Sözü eğip bükmeden, en başta söyleyelim:
Bugün gençlerimiz; okullardaki şiddet eylemlerinin faili, uyuşturucu, kumar, sanal bahis ve şiddet içerikli medya girdabında anlam duygusunu yitiriyor.
Ancak bu tabloyu yalnızca gençlere yüklemek, gerçeğin yarısını görmektir.
Çünkü o pervasız davranışların ardında, en az çocuklar kadar anne babaların da ağır sorumluluğu vardır.
Kabul edelim…
Bu çağda çocuk yetiştirmek, ince ince işlenen bir sanat gibi sabır ve bilinç ister.
Dışarıda dijital dünyanın zehirli sarmaşıkları, sosyal baskılar, yanlış rol modeller var.
Ama asıl tehlike çoğu zaman kapımızın dışında değil, evlerimizin içinde büyüyor.
Öyle ebeveyn manzaralarıyla karşılaşıyoruz ki insanın içi ürperiyor…
Çocuğunun üzerine gölge gibi düşen,
onun düşmesine, hata yapmasına, sorumluluk almasına izin vermeyen bir anlayış giderek yaygınlaşıyor.
“Aman üzülmesin…”
“Aman yorulmasın…”
“Aman ona bir şey olmasın…”
Bu sözlerle büyütülen çocuklar, aslında sevgiyle değil; sınırları silinmiş bir boşlukla yetiştiriliyor.
Cam fanus içinde büyüyen o çocuk, hayatın sert rüzgârıyla ilk karşılaştığında…
fanus kırılıyor.
Ve o kırılan cam parçaları yalnızca onu değil,
toplumun tamamını yaralıyor. Şanlıurfa’da ve K.Maraş’ta okul faciaları bunun en somut örneği
Geçtiğimiz günlerde bir okul yöneticisinin yaşadığı olay, meselenin vahametini adeta yüzümüze çarptı.
Okul çıkışında, başıboş şekilde dolaşan birkaç öğrenciye “Evlerinize gidin evladım” diye uyarıda bulunuyor.
Cevap yok…
Nazikçe yönlendirmek için birinin sırtına hafifçe dokunuyor.
Çocuk birkaç adım gidiyor, sonra geri dönüyor.
Gözlerinin içine bakarak şöyle diyor:
“Buna hakkınız yok hocam. Burası okul dışı.”
Sözün bittiği yer burası dostlar.
Bir eğitimci düşünün…
Disiplin sağlamaya çalışırken, kendini suçlu hissediyor.
Yarın şikâyet edilir miyim endişesiyle, daha olay yaşanmadan kendini “ihbar etme” ihtiyacı duyuyor.
Bu tablo sıradan bir olay değildir.
Bu, otoritenin çöküşüdür.
Zamanında alkışlanan yanlış söylemler,
“Velimi üzeni ben de üzerim” anlayışı,
eğitimi bir hizmet sektörüne indirgeyen zihniyet…
Bugün karşımıza saygının aşındığı, sorumluluğun yok olduğu bir nesil olarak çıkıyor.
Ve artık sözün bittiği yerdeyiz.
Bugün okullarda yaşanan şiddet,
ekranlardan izlediğimiz o iç acıtan olaylar…
bir gecede ortaya çıkmadı.
Onlar;
yıllarca süren ilgisizliğin,
sınır koymayan ebeveynliğin,
ve öğretmenin değersizleştirilmesinin bir sonucudur.
Sürekli haklı görülen, hiç sınır çizilmeyen bir çocuk;
yarın yalnızca kuralları değil,
insanları da hiçe saymayı öğrenir.
Peki çözüm?
Çözüm çok uzak değil.
Ama önce gerçeği kabul etmek gerekiyor:
Bu sorunun merkezinde aile vardır.
Öğretmenin itibarı yeniden ayağa kaldırılmalıdır.
Rehberlik sistemi güçlendirilmelidir. Rehber öğretmen eksikliği giderilmelidir.
Okullar “müşteri memnuniyeti” mantığından kurtarılmalıdır.
Dijital dünyanın etkilerine karşı aileler bilinçlendirilmelidir. Dijital medya okur yazarlığı velilere öğretilmelidir.
En önemlisi ebeveynlere “sınır koyma” bilinci kazandırılmalıdır.
Çünkü “hayır” diyemeyen anne baba,
yarın çocuğuna “dur” diyemez.
Unutmayalım…
Sınır koymayan aileler,
o sınırların hayat tarafından acı şekilde çizilmesine mahkûm olur.
Ve o sınırlar çizilirken…
kaybedilen her genç,
kanayan her vicdan,
hepimizin ortak yarası olur.