“Neylersin ölüm herkesin başında.
Uyudun uyanmadın olacak.
Kimbilir nerede, nasıl, kaç yaşında?
Bir namazlık saltanatın olacak,
Taht misali o musalla taşında.”
Merhum Cahit Sıtkı Tarancı’nın bu dizeleri, cenaze namazı için saf tuttuğumuz Sarıcakaya Camisi avlusunda o anda birden zihnimde yankılandı.
Bundan tam 33 gün önce, musalla taşında kayınvalidem yatıyordu.
Bugün ise aynı taşın üzerinde, bu kez kayınbabam Ali Aydın sessiz ve vakur bir şekilde uzanıyordu.
Hayat bazen insanın önüne ağır imtihanlar çıkarır. İnsan, böyle zamanlarda sabrın ve teslimiyetin gerçek anlamını daha derinden kavrar. İşte o anlarda, Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri’nin asırlardır dillerde dolaşan o hikmetli sözü yankılanır gönüllerde:
“Hoştur bana senden gelen, lütfun da hoş, kahrın da hoş.”
Bu söz, kader karşısındaki en derin teslimiyetin ifadesidir. Çünkü insan bilir ki bazen lütuf gibi görünenler kadar, acı gibi gelen imtihanların da içinde ilahi bir hikmet saklıdır.
Hele ki Ramazan ayının o rahmet ve tefekkür ikliminde… Kalpler biraz daha yumuşar, dualar biraz daha içten yükselir semaya. İnsan, hayatın geçiciliğini ve sabrın kıymetini daha iyi idrak eder. İşte böyle zamanlarda yaşanan her imtihan, insanı Rabbine biraz daha yaklaştıran bir kapıya dönüşür.
Mübarek günlerin içinde, adeta Kadir Gecesi’ni bir fener ışığıyla aradığımız o anlamlı vakitlerde kayınbabam, sanki bir kuş gibi kanatlanıp Rabbine doğru uçtu.
Son aylarda hayatında hiç olmadığı kadar;
Sessizdi…
Mütevazıydı…
Kendi halinde bir insandı.
Hayatı boyunca kimsenin etlisine sütlüsüne karışmaz, doğru bildiği yoldan şaşmazdı. Şartlar ne olursa olsun borcuna sadık kalmayı, sözünün eri olmayı hayatının temel prensibi sayardı.
Bu fani dünyadan böyle bir Ali Aydın geçti.
Onunla ilgili yüreğimde kabaran o kadar çok hatıra var ki… Hangisini yazsam eksik kalacak gibi hissediyorum. Kolay değil; 32 yıllık bir aile birlikteliği ve sayısız hatıra var geride.
Ben çoğu zaman onun yanında konuşan değil, dinleyen olurdum.
Yaşadıklarını, gördüğü zorlukları, hayatın içinden süzülen tecrübelerini paylaşırdı benimle.
Hele yaz akşamları…
Sarıcakaya’nın serinleyen gecelerinde, evin terasında, üzüm salkımlarının gölgesinde bütün aile bir araya geldiğimiz o akşamlar hâlâ gözümün önünde. O sofralarda sadece yemek yenmezdi; anılar anlatılır, kahkahalar yükselir, hayatın yükü biraz olsun hafiflerdi.
Böyle zamanlarda hatıralar insanın zihninde yeniden canlanıyor.
Kayınbabamın bir fedakârlığı vardır ki ilk dinlediğimde beni çok etkilemişti.
Eşim Meral Hanım ortaokulu bitirdiğinde Erzincan Sağlık Meslek Lisesi’ni kazanmıştı. Ancak kazandığına dair evrak posta gecikmesi nedeniyle geç ulaştı Sarıcakaya’ya. Zarf açıldığında kayıt için çok az bir süre kaldığı fark edildi.
Erzincan, Eskişehir’e yakın değildi.Arada yaklaşık 1500 kilometrelik bir yol vardı.
Ama bir babanın evladı için aldığı karar mesafeleri önemsemez.
Sarıcakaya’dan bir taksi kiraladı ve kızıyla birlikte Erzincan yoluna çıktı. Uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra ertesi gün okulun kapısına varıp, müdürün kapısını çaldılar.
Evraklara bakan okul müdürü şöyle dedi:“Amca, bu kızın yaşı kayıt için tutmuyor.”
Çünkü Meral Hanım ilkokul birinci sınıftayken öğretmeni başarısından dolayı onu ikinci sınıfa geçirmişti. Sorun burdan kaynaklanıyordu anlaşılan.
Yüzünde hafif bir endişeyle ama kararlı bir sesle müdürüne:“Müdürüm, sen bu kızı kayıt et. Eğer okul açıldığında yaşı tutmazsa almazsın okula.”
Bin bir zahmetle uzak diyarlardan gelen baba ile kızını okul müdürünü ikna etti.Kayıt tamamlandı.
Sevincinden müdürden okulun neye ihtiyacı olduğunu sorar. Eline tutuşturulan listeyi Marketten malzemeleri (temizlik vb.) eksiksiz alıp teslim ederek büyük bir sevinçle Eskişehir’e döner.
Döner dönmez yaptığı ilk iş ise kızının yaşını iki şahit huzurunda mahkemede büyütmek oldu.
İşte bu fedakârlık her babanın harcı değildir.
Aslında Sarıcakaya’da da okutabilirdi kızını. Ama o farklı düşünüyordu. Kızının hemşire olmasını, meslek sahibi olup ayakları üzerinde durmasını istiyordu.
Hayata bakışı da böyleydi.
Prensipliydi,Düzenliydi.
Simetri hastalığı vardı. Kullandığı eşyalar, aletler, her şey yerli yerinde olurdu.
Şuanda evinin altındaki kilerde bir bakım atölyesi açacak miktarda alet edavat var. Neye ihtiyacı varsa komşudan istemez parasını verip satın alırdı.
Hayattaki sevdiği işlerden biriside gazete sayfalarındaki bulmacaların doldurulmasıydı.Bu konuda ustaydı diyebilirim.
Bizim zorlandığımız sorular onun için çok kolaydı. Cevabını bilmediği nadir kelimeleri ajandasına not eder, anlamlarını öğrenir ve unutmazdı.
Sarıcakaya’da onu herkes “Sinemacı Ali” olarak tanır.
Televizyonun henüz yaygın olmadığı 1970’li yılların başında, ilçeye ilk açık hava sinemasını ve beyaz perdeyi getiren kişi oydu. O yıllarda insanlar, yaz akşamlarında gökyüzünün altında sinema salonuna dönüştürdüğü evinin avlusunda toplar, bir perdeye yansıyan hayatları bilet karşılığı izlettirirdi.
Son iki yılı adeta hastalıkla verilen bir mücadeleyle geçti. Bu zorlu süreçte kendisini Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Tıp Fakültesi KBB Bölümü’nün kıymetli hocalarından Prof. Dr. Kezban Gürbüz’e emanet etmişti.
İlk gittiğinde hastalığı ileri bir safhaya ulaşmıştı. Yine de sabırla, metanetle iki yıl boyunca bu ağır hastalıkla mücadele etti.
Son yirmi günü ise hastanenin yoğun bakım ünitesinde, solunum cihazına bağlı olarak geçti. O kapının önünde eşim Meral Hanımla birlikte geçirdiğimiz her dakika, insanın yüreğine ayrı bir ağırlık bırakıyordu. Makinaların sesi, doktorların telaşlı adımları ve umutla edilen dualar… Hepsi bir araya gelince insan hayatının ne kadar kırılgan olduğunu bir kez daha hatırlıyordu.
33 gün önce kaybettiği hayat arkadaşının vefat haberini elini sıkı tutarak kulağına Eskişehir Osmangazi Üniversitesi KBB servisinde söylerken nasıl zorlandığımı anlatamam.
Gözyaşlarını içine akıttığını hissedebiliyordum.Hasretine sadece 33 gün dayanabildi. 14 Mart 2026 Cumartesi günü 03.45 sularında sayılı nefesleri tükendi.Hemde ramazanın son on günü içinde.
Belki de kader böyle yazılmıştı.
Şimdi geriye hatıralar kaldı.
Ve o musalla taşında başlayan o “bir namazlık saltanat.”
Allah mekânını cennet eylesin.İsmin gibi âli bir makamın olsun.
Ehlibeyt yoldaşın, Peygamber Efendimiz şefaatçin ve komşun olsun.
Ruhun şad olsun kayınbaba…