Hep söylenir ya, “Nerede o eski bayramlar…”
Belki de gerçekten bir şeyler eksildiği için değil, biz değiştiğimiz için bu cümle dilimize yerleşti.


Eski bayramları düşününce aklıma öyle büyük şeyler gelmiyor. Daha çok küçük anlar… Kısa sahneler. Tanıdık sesler. Tam tarif edemediğim ama içimi yoklayan bir duygu.

Bayramın asıl heyecanı, bir gün önceden kendini hissettirmeye başlardı. Yeni kıyafetler çıkarılır, özenle katlanır, yatağın başucuna bırakılırdı. Uykuya dalmak kolay olmazdı o gece. Gözünü kapatsan bile aklın orada kalırdı. Arada bir bakar, sabahı biraz daha erkene çekebilirmişsin gibi hissederdin. O bekleyiş bile başlı başına bayramdı.

Sabah olunca kimse kimseyi kaldırmazdı ama herkes ayakta olurdu. Ev kendi kendine uyanmış gibi… Mutfaktan gelen sesler, odalar arasında gidip gelen adımlar. Hafif bir telaş ama rahatsız etmeyen bir telaş. O hâlin içinde dolaşmak bile yetiyordu.

Kapı çaldığında evin havası değişirdi. Açmadan önce içinden “kim acaba” diye geçirirdin. Sonra kapı açılır, tanıdık bir yüz, bildik bir ses içeri girerdi. Sarılmalar, hâl hatır soruşlar… Abartısız, doğal, olduğu gibi.

Çocukken bayramın en güzel tarafı buydu galiba. Bir şey yapmana gerek yoktu. Sadece orada olmak yeterdi. O kalabalığın içinde yerini bilmek, kendini ait hissetmek… Kim ne anlatıyor çok da önemli değildi.


Şimdi dönüp bakınca anlıyor insan; o günler aslında çok sadeymiş. Ama bir o kadar da dolu. Kimse özel bir şey yapmaya çalışmazdı ama her şey zaten yerli yerindeydi.

Bugün bayram yine geliyor. Aynı günler, aynı isim… Ama biraz daha hızlı geçiyor sanki. Ziyaretler kısalıyor, sohbetler yarıda kesiliyor. Herkesin aklında bir sonraki durak var.


Yine de bazen, hiç beklemediğin bir anda o eski his kendini hatırlatıyor. Bir sesle, bir cümleyle, bazen sadece bir kapı ziliyle…

Galiba özlediğimiz şey bayramın kendisi değil.
O günlerdeki hâlimiz.
Hiçbir şey yapmadan da iyi olabildiğimiz zamanlar.