Bir belediye başkanının ev hapsi, bir gazetecinin yurtdışı çıkış yasağı, bir gaspçının yakalanması, bir üniversite mezununun asgari ücretle iş bulabilmesi… Normal bir ülkede üzücü, kaygı verici ve tepki verilmesi gereken bu gelişmeler, Türkiye’de sevince dönüşüyor. Hatta bazen günün en güzel haberi oluyor.

Düşünün; artık özgürlüklerin korunmasına değil, biraz olsun iade edilmesine; adaletin işlemesine değil, bir kez olsun az da olsa yerini bulmasına, insanca yaşamaya değil, hayatta kalabilmeye seviniyoruz.

Peki, ne oldu bize? Ne zaman bu kadar azına razı olduk?

Biraz durup yaşadıklarımıza, konuştuğumuz haberlere, kutladığımız gelişmelere bakalım.

Geçtiğimiz günlerde Üsküdar Belediye Başkanı Sinem Dedetaş, üç aylık tutukluluğun ardından ev hapsi şartıyla tahliye edildi. Seçilmiş bir belediye başkanı cezaevinde kaldı, görevinden alındı. Belediye yönetimi baskılarla, operasyonlarla el değiştirdi.

Peki, biz neye sevinmek zorunda kaldık? Bir belediye başkanının ev hapsiyle de olsa cezaevinden çıkmasına… Özgürlüğünün kısıtlanmasına değil, kısıtlamanın biraz olsun hafiflemesine sevindik.

Eskişehir’de yine geçtiğimiz günlerde bir gencin yol ortasında, güpegündüz gasp edilmesi kamuoyunda tepki yarattı. Görüntülerin sosyal medyada yayılmasının ardından şüpheli yakalandı. Çok sevindik. Kolluk kuvvetlerini alkışladık, sosyal medyada tebrikler ve övgüler peş peşe geldi. Sokak ortasında gençlerin güvenliğini tehdit eden bir gaspçının yakalanmasını kutladık. Oysa insanların sokaklarda güvenle yürüyebilmesi, buna engel olan varsa da cezasını çekmesi devletin sağlaması gereken en temel güvencelerden biri değil mi?

Gazetecilere bakalım. Haber yaptığı, soru sorduğu, kamuoyunu bilgilendirdiği için yargılanan gazeteciler var. Kimi tutuklanıyor, kimi adli kontrol şartıyla, yurt dışına çıkış yasağıyla serbest bırakılıyor. Biz de bir gazetecinin yurt dışına çıkış yasağıyla özgürlüğünün kısıtlanmasına rağmen serbest bırakılmasını kutluyoruz. “En azından hapse girmedi” diyoruz. Gazetecinin özgürce çalışmasını değil, özgürlüğünün ne kadarının elinden alınmadığını konuşuyoruz.

Bir de gençler var. Hayalleri olan, geleceğini kurmak isteyen gençler… Artık bir üniversite mezununun hayallerindeki işe girmesi gerekmiyor; herhangi bir iş bulabilmesi bile kendisi ve ailesi için sevinç kaynağı oluyor. Refahı konuşmuyoruz, aç kalmamaya seviniyoruz. Geleceği planlayamıyoruz, günü kurtarmış olmaktan memnun oluyoruz.

Adaletin yıllar sonra tecelli etmesine, haksızlığa uğrayan bir insanın sesini duyurabilmesine, kadına şiddet uygulayan bir failin yakalanmasına seviniyoruz. Haklarımızın korunmasını değil, kaybettiğimiz hakların bir kısmını geri alabilmeyi başarı sayıyoruz.

Oysa sevindiğimiz pek çok şey, bir toplumda olağan karşılanması gereken en temel güvenceler. Görevini yapanı, dürüst olanı, adil davrananı sıra dışı bir meziyet sahibi olarak görmeye başladık.

Mesele, güzel gelişmelere sevinmemiz değil; bizi sevindiren şeylerin giderek küçülmesi.

Büyük hayaller kurmaktan vazgeçip küçük mutluluklara razı olduk. Adaletin yerini bulmasını beklemek yerine, adaletsizliğin biraz hafiflemesine sevinmeye başladık. Bu ülkenin insanları, sahip olmaları gereken hakların kırıntılarıyla mutlu olmaya alışır hâle geldi.

Oysa bizim ihtiyacımız baskının biraz azalması, yoksulluğun biraz hafiflemesi, özgürlüğün biraz genişlemesi değil. İhtiyacımız; kimsenin temel hakları için mücadele etmek zorunda kalmadığı, gençlerin geleceğinden korkmadığı, adaletin bir lütuf değil güvence olduğu, insanca yaşamanın ayrıcalık sayılmadığı bir ülke.

Biz azına sevinmeye değil, hak ettiğimiz gibi yaşamaya layığız. Bu memleketin insanları artık küçük iyiliklere, geçici rahatlamalara, haklarının kırıntılarına sevinmek zorunda olmadığı bir ülke istiyor.

YENİGÜN GAZETESİ'NDEN ALINTIDIR