Hüseyin Güven
Araştırma yazılarımızda bugünkü durağımız Mihalıççık Kayı köyü…Rıdvan Aras Bey'in ciddi (arşiv-kaynak) araştırmaları ve dahi istişarelerimiz sonucunda, Ertuğrul Gazi'den günümüze Mihalıççık Kayı yöresini kaleme almayı uygun bulduk… Bölge dememizde ki gaye bir sonraki yazımızda da değineceğimiz üzere Ömerköy, Büğdüz gibi köylerle ilgili yazımızda daha net anlaşılacaktır…
Tekraren ifade ve teşekkür edeyim 'emeğin büyüğü Rıdvan Aras Bey'indir…
Bugün
*Kayı Köyü ve Selçuklular dönemi,
*Oğuzlar (24 boy)
*Kayı mezarları,
*Tekke bölgesi, Haydar baba tepesi,
*Türkmen motifleri, anıt ağaçlar, ardıçlar,
*Yazıtlar ve Oğuz Pınarı, Roma izlerine varıncaya değin hakikaten çok güzel bir araştırma yazısı sizinle olacak…
Buyurun başlayalım…
***
KAYI…
Anadolu Selçuklu Devleti'nin kuruluşundan itibaren Orta Anadolu'da sistemli bir şekilde yerleştirilmeye başlanan Türkmenler, 1170 tarihinden itibaren de II. Kılıç Arslan'ın desteği ile Sultanönü topraklarında yerleşmişlerdir…
Böylece Eskişehir ve çevresi, Selçuklular döneminden itibaren başlayarak, Moğol istilasının Anadolu'da ilerlemesi ile daha da artan yoğun Türkmen nüfusunun yerleştiği önemli bölgelerden biri olmuştur…
Sultanönü Sancağı'nın Kırşehir'li Cacaoğulları'nın nüfuzu altında bulunduğu 1261 yıllarında Eskişehir'den Kütahya'ya kadar uzanan bölgede, Moğol baskısından kaçarak gelen üç yüz bin çadır Türkmen bulunduğu bilinmektedir…
Moğolların önünden kaçan Türkmenlerden, göçebe ve köy kökenli olanlar kırsal kesimlere, kent kökenli olanlar ise kente yerleşmeyi ve alışık oldukları iklim koşullarına uygun olan yerleri tercih etmişlerdir.[i]
Önceleri, çoğunlukla göçebe olan ve hayvancılıkla uğraşan Yörük ve Türkmen boyları, eski yerleşimin dışındaki dağlık araziler ile açık plato sahalarını hayvan otlatma ve dolaşma sahaları olarak kullanmışlardır…
Ancak, daha önce hayvancılıkla uğraşan Türkmenler, toprağa yerleştiklerinde hayvancılığı ikinci plana bırakmışlar ve tarımla uğraşmaya başlamışlardır...
Böylece, dağlık ya da bataklık olmayan, tarıma elverişli arazileri tercih etmeye başlamışlar(…)
Yörüklerin yerleşik hayata geçtikten sonra da hayvancılığı bırakmamış olmaları, yerleşim merkezlerini seçmelerinde oldukça etkili olmuş...
Yaylalara çıkarak, ormanlarla kaplı ve otların bol olarak bulunduğu meraları yerleşme yeri olarak tercih ettikleri söylenebilir…
Buna göre, Sündiken Dağları ile Yukarı Porsuk Vadisi civarları, Yörüklerin yerleşim bölgelerindendir.[ii] (…)
Eskişehir'de Sakarya Vadisi boyunca sıralanmış, Sündiken Dağları'nın iki kenarı ile güney plato sahaları gibi yüksek ve sapa yerler eski yerleşim bölgelerindendir.[iii]
Bu bölgeye Türkmen aşiretlerinin ilgisinin daha sonraki dönemlerde de devam ettiği biliniyor… Dolaysıyla, Aydın, Saruhan, ovalarında kışlayan, yazın Eskişehir'e kadar gelip, Türkmen Dağlarında, Sündiken Dağları'nda yaylaya çıkan aşiretlerin, geçtikleri yerlerde yerleşik halkın ekili arazilerini bozduklarını, çiftliklerini yağmaladıkları, bu nedenle bu aşiretlerin konar göçerlikten men edilmelerini isteyen şikayet mektupları ve bunlara cevap olarak gönderilen fermanlarda da aşiretlerin iskanı istenmektedir.[iv]
Mihalıççık ilçesi ve bağlı köyleri incelendiğinde, çok sayıda Türkmen köyü bulunduğu, bunlardan bir kısmının yukarıda ifade edilen tanımlama doğrultusunda, Sündiken dağlarının ovaya bakan kısmında ve Ömerköy - (Alpu sınırlarında bulunan) Büğdüz çizgisinde sıralandığı görülmektedir…
Bu yazımızda, güneybatı hattında sıralanan bu köyler tarihi ortak paydaları nedeniyle, daha büyük yerleşim merkezi olan Kayı merkezli olmak kaydıyla, bir bütün olarak ele alınacaktır…
OĞUZLAR 24 BOYA AYRILMIŞTIR…
Kendi aralarında da Boz ok ve Üç ok adlarıyla ikiye ayrılır.[v] Kayı, Boz oklara dahildir… Osmanlılar bu yirmi dört Oğuz boyu içinde Kayı boyuna mensuptur… Ertuğrul Gazi'nin de mensubu olduğu düşünülen Karakeçili Aşireti mensupları, Kayılar ile beraber olup, imparatorluğun kurucu aşireti olarak kendilerini göstermişlerdir.[vi]
***
İSLAM ANSİKLOPEDİSİ KAYI MADDESİNE GÖRE;
Reşîdüddin Fazlullah bu boyu kayı şeklinde yazmakta, bunun 'sağlam' manasına geldiğini, ülüşünün 'sağ karı yağrın', onkununun 'şahin' olduğunu bildirmekte ve damgasını da vermektedir…
Reşîdüddin ayrıca eserinin Türkler'in tarihi kısmında Oğuz hükümdarları olan Yavkuylar'ı (Yabgular) Kayı boyuna bağlamıştır…
Bundan dolayı Oğuz boyları listesinde Kayılar'a en şerefli boy olarak birinci sırada yer verilmiştir…
XVI. yüzyılda yazılmış Osmanlı tahrir defterlerinde Kayılara ait pek çok yer adına ve teşekküllere rast gelinir…
Öyle ki, yukarıda belirttiğimiz gibi, Kayı boyu, Oğuz boylarına ait yer adları hakkında X V I. Yüzyılda yazılmış defterler üzerinde yaptığımız araştırmaya göre, meydana getirilen listede 94 yer adı ile en başta gelmektedir.[vii]
Kayıların XVI. yüzyılda Anadolu'da, en fazla yer adına ve hatta oymaklara sahip bir boy olduğunu söylemiştik.[viii]
XVI. yüzyılda Anadolu'da bulunan bu 94 Kayı yer adından, İçişleri Bakanlığı'nın Türkiye'de meskûn yerler kılavuzu adlı kitabında ancak 25 i görülmektedir.[ix]
MİHALIÇÇIK KAYI KÖYÜ VE KAYI MEZARLARI…
Kayı ismini taşıyan yerleşimlerden biri olan Mihalıççık Kayı köyü, Selçuklu döneminde, ilk Türk göçleri zamanında 12. Yüzyıl sonu ve 13. Yüzyıllarda Türklerce iskan edilmiş olmalıdır...
Şu halde yaklaşık olarak 800 yıllık bir süreçten bahsedebiliriz...
Bu uzun dönemi ortaya koyan çok sayıda kalıntı köy ve çevresinde bulunmaktadır…
Bunlardan en önemlisi hiç kuşkusuz eski Kayı mezarlarıdır…
Doğanoğlu, Dudaş köylerinde de rastlanan, en büyüğü Bozan'a yaklaşık 10 km mesafede bulunan ve erken ilam dönemi Karasakal mezarlığı olan kalıntıların küçük bir bölümü Kayı köyünde bulunmaktadır…
Maalesef yeterince korumaya sahip olduğunu söyleyemiyoruz…
TEKKE BÖLGESİ… (HAYDAR BABA TEPESİ)
Şimdilerde Tekke Bölgesi olarak adlandırılan herhangi bir yapının bulunmadığı alanda önceden bir Tekke bulunduğunu öngörmek yanlış olmayacaktır…
Hale Güney tarafından yapılan ve dahi yazımızın devamında değerlendireceğimiz çalışmada, köyün yanında bir Haydar Baba Tepesi bulunmaktadır…
TÜRKMEN MOTİFLERİ…
1320 tarihli Ankara Salnamenin 161 nci sahifesinde 'Mihalıççık ve köylerinde halk kendi evleri için kilim, seccade, çuval, heybe, gibi şeyler imal ettikleri gibi, Kayı ve Saray karyelerinde adeta Kırşehir halılarına benzer seccadeler imal edildiği' yazmaktadır…
Bunlar, Türkmen motifini desteklemektedir.[x]
ANIT AĞAÇLAR (ARDIÇ AĞAÇLARI)
Söz konusu motifi destekleyen diğer önemli bir husus ise köyde bulunan, Anıt Ağaç statüsündeki ardıç ağaçlarıdır…
Anıt Ağaç, 'Yaş, çap ve boy itibariyle kendi türünün alışılmış ölçüleri üzerinde boyutlara sahip olan; ilginç kök, gövde ve dal formu nedeniyle izleyenlerin belleğinde kimi simgeler çağrıştıran; yöre folklöründe, kültür ve tarihinde özel yeri bulunan, geçmiş ile günümüz, günümüz ile gelecek arasında iletişim sağlayabilecek uzunlukta doğal ömre sahip olan ağaçlar anıt ağaçlardır.[xi]'
Eskişehir ilinde, bugünkü bilgilerimize göre 26 adet anıt ağaç bulunmaktadır.[xii]
Bunlardan 8 tanesi Mihalıççık ilçe sınırları içerisinde olup, 4 tanesi Kayı köyünde bulunmaktadır.( 1- Juniperus foetidissima Willd. - Kokulu Ardıç Kayı /Mihalıçcık/Eskişehir, Gövde çapı: 128cm, Boy: 12m, Yaş: 480. 2- Juniperus foetidissima Willd. - Kokulu Ardıç Kayı /Mihalıçcık/Eskişehir, Gövde çapı: 118cm, Boy: 11m, Yaş: 665. 3- Juniperus foetidissima Willd. - Kokulu Ardıç Kayı /Mihalıçcık/Eskişehir, Gövde çapı: 117cm, Boy: 12m, Yaş: 520. 4- Juniperus foetidissima Willd. - Kokulu Ardıç Kayı /Mihalıçcık/Eskişehir, Gövde çapı: 127cm, Boy: 11.5m, Yaş: 645.)
Türün normal görünümünün dışında özellikler gösteren ağaçlar, çok kıymetli ve mutlaka korunması gereken 'özellikli ağaçlar' olmakla beraber, tarihi, mistik, folklorik veya boyutsal bir özellik taşımıyorlarsa, kesinlikle 'anıt ağaç' olarak ayrılamazlar.[xiii] Dolayısıyla, bir ağacın anıt ağaç olarak tescil edilebilmesi için yaştan daha önemli (kıstas) kriterler vardır…
Anadolu'nun pek çok yöresinde, türbelerin, tekkelerin ve ulu ağaçların takdis edilerek, çaput bağlanması ve mum yakılması fenomeninin, İslam öncesi Türklerdeki ağaç kültü ve buna bağlı inanışlarının bir izi olduğu açıktır…
Türkler, Müslüman olduktan sonra, kutsal ağaç inancı ve buna dayalı bir takım uygulamaları İslamiyet'le birlikte yaşatmaya devam etmişler veya bu inanç ve uygulamaları İslami unsurlarla uzlaştırmışlardır…
Bu anlamda, Tanrı'dan dilekle bu kutsal kabul edilen ağaçlara, yatırlara, türbelere adak adamak, mum yakmak ve kurban sunmak gibi eylemlerin, eski Türklerde olduğu gibi, günümüz Müslüman Türk toplumunun Tanrı ile bağını güçlendirme vasıtası olarak değerlendirdiği açıktır…
Aynı şekilde, bu gibi kutsal mekanların evliyalarla bağının olduğuna veya evliyalar aracılığıyla bu gibi kutsal mekanlara koruyucu bir güç ya da kerametin geçmiş olduğuna da inanılmaktadır.[xiv] Fenomen: (Görüngü)
Ardıç ağacının Türkler tarafından kutsal kabul edilmesinin bir sonucu olsa gerek, Orta Asya'da ardıçlı adını taşıyan birçok kutsal yerin varlığından bahsedilmektedir. (…)Tahtacılar daha çok sarıçam, ladin, köknar ve ardıç ağaçlarını, Yörükler ise karadut, çınar ve katran ağacını kutlu ağaçlardan saymaktadırlar.(…)
Siirt, Tunceli ve Adıyaman illerinde de tek olan ardıç ve meşe ağaçlarının mukaddes ağaçlar olduğuna inanılması sebebiyle, bu gibi ağaçlara dokunanların hoş karşılanmadığı ifade edilmektedir. (…)
Sivas-Divriği Vazıldan köyü ve çevresinde de ardıç ağacının kutsal olduğu düşüncesi yaygındır…
Bu köyün yakınında bulunan bir ardıç ağacının ise özellikle kutsandığı ve çocuğu olmayan kadınların bu ağacın meyvesinden yedikleri takdirde, çocuklarının olacağına inandıkları nakledilmektedir.(…)
Divriği Yağbasan köyünde ise kutsal kabul edilmeleri sebebiyle, bazı ardıç ağaçlarının kurudukları halde kesilmedikleri nakledilmektedir…
Bu ağaçlar ancak burada yapılan dini bir tören esnasında kurban eti pişirilirken yakacak olarak kullanılabilir…
Bazı ağaçların kutsal olduğu ile ilgili inanışların Doğu Anadolu'daki Alevi topluluklar arasında da yaygın olduğu ve Siirt, Tunceli, Adıyaman, Elazığ illerinde yaşayan Alevilerin şuraya buraya serpiştirilmiş gibi duran meşe ve ardıç ağaçlarını takdis ettikleri belirtilmektedir…
Yılın belirli dönemlerinde halkın en güzel elbiselerini giyerek, kadınlı erkekli gruplar halinde ilahiler eşliğinde bu ağaçlara ziyaretler yaptıkları, adaklar adadıkları ve kurbanlar kestikleri ve ağaçlara dilek çaputları bağladıkları ifade edilmektedir.[xv]
Bu noktada, Mihalıççık Kayı köyünde bulunan 4 Anıt Ağacın Ardıç olması dikkat çekmekte, her yıl ardıçlar denilen yerde Kayılılar günü düzenlenmesi, bu ağacın kültürel/tarihi önem ve sürekliliğini ortaya koymaktadır…
Nitekim köye gelen biz gezginin gözlemlerini tamamlayıcı olarak buraya eklemek uygun olacaktır:
Tahtaya vurma geleneği de herkesin üzerinde etkisini gösteren bir Şaman adetidir... Türkler sürekli göçleri ve savaşları sonrasında Orta Asya'nın dağlık bozkırlarından çıkıp Avrupa'nın karanlık ormanlarıyla tanışmıştır... İnançları gereği kötülük yapan ruhların karanlıkta barındığına inanan Türkler, ellerindeki kılıçları, tencereleri ormanlara girmeden önce ağaçlara vurarak kötü ruhları kovduklarına inanmış ve ardından ormanlara girerek yollarına devam etmiştir... İşte o zamandan beri kötü bir olay anıldığında tahtaya vurulmaktadır… Araştırmalarım sırasında Eskişehir ilinin Mihalıççık kazasına bağlı Kayı Köyü'nde rastladığım çoğu adet de bu tarihi kanıtlar nitelikteydi... Kökenleri Oğuz Türklerinin Bozoklar kısmına bağlı Günhanlar Kolu'nun Kayı Boyu'na dayanan ve özelliklerini yıllar boyu korumayı başarıp ve günümüzde Müslüman olan köy mensupları çeşitli Şamanizm izlerini halen taşımaktaydı…
Örneğin Güneş tutulunca Güneş'e ateş etmek –ki Güneş'in kutsal sayıldığı dönemlerden kalma bir adettir-, şimşek çakarken dışarıya demirden –ki Şamanizm'e göre ateş, su, toprak ve demir kutsal 4 nesnedir- bir saçak(tepsi) atarak Kur'an surelerinden okumak gibi eski geleneklerin günümüze kadar yaşatıldığı köyün büyükleri tarafından dile getirilmekteydi.[xvi]
KAYI, AYDINLAR, YAZITLAR VE OĞUZ PINARI…
Yukarıda ifade ettiğimiz, mezarlar, dokuma, yer isimlendirmeleri ve ağaç motifi gibi hususlar Kayı köyünün Türkmen kimliğine ve bunun devamlılığına işaret etmektedir.[xvii]
Böyle olmakla birlikte köy, çok daha eski bir tarihe sahiptir...
Nitekim Hale Güney tarafından yapılan ve yardımları için Kayı köyü halkına teşekkür ettiği çalışmasında, Kayı ve çevresinde çok sayıda yazıt bulunduğundan bahsetmekte, katalogda yer verdiği iki yazıtın Kayı ve Aydınlar arasındaki Oğuz Pınarı bölgesinde bulunduğunu kaydetmektedir…
Aynı yazıda, yazıtlarda kullanılan materyalin yakında mevcut olan bir taşocağındaki materyale benzediğini, ayrıca, bulunan pencere yapılarının (Bizans) yerel bir kiliseye ait olabileceğini, Belki de ilk önce pencere bölücüsünün taşının Apollo, Hosios ve Dikaios tapınaklarında veya tapınaklarında mimari bir unsur olarak kullanıldığını ve daha sonra kilise için yeniden kullanıldığını ifade etmektedir…
Söz konusu kalıntıların M.S. 5-6. Yüzyıllara tarihlenebileceği aynı çalışmada belirtilmektedir…
M.S. 3. Yüzyıla tarihlenebilen yazıtlardan birinde Chryseros, imparatorun kölesi. Chryseros ve köylüler Apollo, Hosios and Dikaios'a yemin ettiler ve güvenlikleri için bunu oluşturdular.' Demektedir.[xviii]
Dolaysıyla, Kayı, Aydınlar ve Tatarcık sınırlarında tespit edilen bu Kayı Oğuz Pınarı mevkiindeki yerleşim nekropol ve İşlik Alanı Eskişehir Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu'nun 25.07.2017 tarih ve 5426 Sayılı Kararı ile I. (bir) Derecede Arkeolojik Sit Alanı olarak tescil edilmiştir.[xix]
YAVUZ METİN BEY'DEN EDİNİLEN BİLGİLER…
Yavuz Metin'den edinilen bilgiler doğrultusunda, 20. Yüzyıla gelindiğinde Kayı'nın önemli bir idari merkez olarak anıldığının, 'idare' bölgesinin bulunduğunun belirtilmesini araştırmaya değer bir husus olarak kayda aldığımızı ifade etmek isteriz… Mihalıççık Kayı köyünden Yavuz Metin Bey'in babası merhum Kemal Metin Bey'in araştırma ve dahi kayıtlarını yakın zamanda derleyip belki başka bir yazı da belki de kitaplaştığında kayı bölgesine ilave edeceğiz…
Buradan anlaşılıyor ki tüm bu bilgiler, bölgenin Roma döneminden beri bir yerleşim bölgesi olması yanında, bölge içindeki yerleşim birimlerinin eskiden beri birbiriyle irtibatının olduğunu gösteriyor...
Yukarıda belirtilen Aydınlar (Ahişeyh), Tatarcık etkileşimi yanında, aynı araştırma sonucunda yapılan tespitlerde, Yukarı İğdeağaç, Dudaş çevresinin ele alınması yanında, bu alanın daha geniş Choria Considiana'nın bir parçası olması da etkileşimi artıran bir faktör olmalıdır…
Daha sonraki Türkleşme döneminde de söz konusu alandaki etkileşim devam etmiş görünüyor…
(Aydınlar ve Karageyikli köylerine ilişkin olarak yazdığımız yazılarda bahsettiğimiz üzere) Aydınlar (Aşıklar) köyündeki Şeyh Murad Zaviyesinin Kayı Mezraası'nda bulunması, Karageyikli köyündeki Şeyh Musa'nın çevre köylerin (ör. Güce, Kızılbörüklü vd.) halkı tarafından ziyaret edilen önemli dinsel kurumlardan birisi olması bunlara örnektir…
Önerimiz şudur ki tamamlayıcı olması hasebiyle daha evvel kaleme aldığımız Aydınlar ve Karageyikli yazılarını okumanız bütünlük için faydalı olacaktır… Ayrıca Ömerköy- Büğdüz arasındaki, Mihalıççık'a bağlı çevre yerleşimlere çok ilginç etkileşimler bir sonraki yazımızda etraflıca değineceğiz…
Not: Nasipse bu köşe yazılarımız gün gelecek kitaba bürünecek… Eksik gördüğümüz bütün huşular kitapta tamamlanacaktır..
DEVAM EDECEK…