Vazgeçtikleridir insan…
Yaşadıkları, anı, anıları, sevici, hüznü, kederi, gülüşü, ağlayışıdır…
Ezberleri, rutinleri, alışkanlıkları, hisleri tüm bildiklerini eledikleridir…
Acı da olsa öğrenir, öğreniyor insan…
Ne de olsa ‘felek kalbur almış insan eliyor’ geçmişten günümüze ha bire!
…/…
Hemen herkes vazgeçer(miş) bazı şeylerden, vazgeçemem dese de…
Bu bir döngü belki de, normali bu! Derlerse inanın gerçekten…
…/…
Balığa yem vermek gibi olmamalı ruhu beslemek…
Kalp sadece etten derlerse, ‘o gönlü vermemek, peki neden kırılıyor’ diye sormak gerek!
…/…
Balıkçının oltaya taktığı yem ile akvaryumdaki yem başka olmalı, bilmektir aslolan…
Avcı ile av olan elleri, gönülleri ayırt etmek, bir tutup ziyan etmemek gerek…
…/…
Gönlü eğlendirmek için dökülen dil ile gönül hanesine buyur edilen dil, çaba başka olmalı azizim…
Bilmeli hane sahibi yerini, iliklerine dek hissetmeli…
Hissettiğinde ise bırakmamalı o gönlü, sımsıkı sarıp sarmalamalı…
Âmâsız, fakatsız, hesapsız, içinden geldiğince mutlu şekilde anı yaşamalı…
…/…
Dünya var oldu olalı birçok insan yaşadı, düşündü, hissetti, sevdi, bunaldı, kimileri dışa vurdu, kimileri sükûta büründü, tuz bastı yarasına, vazgeçti…
…/…
Kimi yaralandı,
Kimi YAR/elendi…
Kimi SER/den geçti…
Kimi uslandırdı gönlünü YAR/dan,
Vazgeçti…
…/…
Vardır herkesin bir hikâyesi, sınavı…
Kimi yazdı, kimi söyledi, kimi sustu…
Kimi ise avaz avaz bağırdı yüzlere içinden!
Kimi ise çığırdı, sığmadı, taştı!
Neş’et baba gibi ‘Gönül dağı yağmur yağmur boran olunca’ dedi ve gitti…
…/…
İşte o Gönül Dağlarının da vardır bir uçurumu, vardır o uçurumların bir kenarı…
Ne diyordu Ömer Lütfi Mete ‘Gülce’ şiirinde;
Uçurumun kenarındayım Hızır
Ulu dilber kalesinin burcunda
Muhteşem belaya nazır
Topuklarım boşluğun avcunda
Derin yar adımı çağırır
Dikildim parmaklarımın ucunda
Bir gamzelik rüzgâr yetecek
Ha itti beni, ha itecek
Uçurumun kenarındayım Hızır
Civan hazır
Divan hazır
Ferman hazır
Kurban hazır
…/…
Bu dizeler bilinenin aksine bir sükûtun, dilsiz konuşmanın ve vuslata erememenin şiiridir…
Baştan sonra tekrar tekrar okumak gerek…
Yüreğinin top atışlarını ‘Gülce’leştirip şiir olarak yansıtan Ömer Lütfi Mete’nin gönlüne dokunan bir imtihanın destanlaşan hikâyesi olduğunu anlamak gerek…
Elbette ki anlamak ta nasip meselesi…
Sol yanınızı bir kontrol ediverin!
‘Yoksa’ geçmiş olsun…
…/…
Ne demişti Üstad Abdürrahim Karakoç…
Yâr deyince kalem elden düşüyor,
Gözlerim görmüyor aklım şaşıyor.
Lâmbada titreyen alev üşüyor,
Aşk kâğıda yazılmıyor Mihriban.
Şu dizelerdeki derinliğe bakar mısınız?
Üstad, adını ‘Mihriban’ koyduğu ‘Mehlika’sına ‘seni seviyorum’ dese ne olur, demese ne olur…
Dememişte zaten…
Lambada titreyen alevi üşütmüş ya, yeter de taşar bile…
Zaten yüreğinde hissetmeyenin ‘lambada titreyen alev üşüyor’ demesi sirayet etmez ki gönüllere…
Çünkü boşa bağlanmıyor bülbül, gülüne;
Kar koyuyorsun köz oluyor aşkın külüne...
…/…
Vazgeçmenin arefesi olur mu? olur!
Tıklattığında bir kez daha gönlün kapısını…
Belki de son kez…
Yaraya merhem,
Gönle yarenlik yapmak için…
- ‘Kim oooo’ dediğinizde...
- ‘Ben, ben, ben’ diyorsa, varsın kalsın, açmayın kapıyı, pencereyi…
- ‘Bu gönüldeysen eğer, ben değil, sen demeliydin’ deyin…
Kapatın penceresini gönlünüzün, çekin perdesini…
Örtün ömrünüzün kapı sürgüsünü,
Varsın, üşütsün bozkırın ayazı,
İçinizdeki Kor’u buza çevirsin,
Bırakın narını yansın, yaksın kavursun,
Kül, Gül’e dönsün…
Uyanın rüyadan,
Kuşlar hep ölür siz uçuşu hatırlayın…
…/…
Güvence’m der ki;
Bir damla gözyaşıymış insanın hikâyesi azizim…
Keskin cümlelerin gölgesinde,
Yorgun hayallerin, gönül dağlarının eteğinde,
Yalnızlığını, üşüyen hislerini, duygularını,
Saracak gönül arasa ne, aramasa ne! Vazgeçtikten sonra!
O ilk damla körüklese de tüm yangınları,
Her şey o ilk damladan vazgeçmesiyle başlar(mış)
Vazgeçtiklerinden ibaretmiş insan…
Ayrılıkta dâhilmiş sevdaya…
Ves’selam…