Türkiye’de siyaset artık halkın sorunlarını çözmek için yürütülen bir kamu hizmeti olmaktan çıktı; rozetlerin, koltukların ve kişisel hesapların belirlediği dev bir çıkar tiyatrosuna dönüştü. Meydanlarda hamaset, ekranlarda goy goy, sosyal medyada ise bitmek bilmeyen bir şakşakçılık…
Sonra dönüp bakıyoruz:
Dün birbirine en ağır sözleri söyleyenler, bugün aynı sofrada oturuyor.
Dün “asla yan yana gelmem” diyenler, bugün aynı fotoğraf karesinde gülümsüyor.
Dün “ihanet” dediklerine, bugün “siyasi strateji” diyorlar.
Demek ki ortada dava değil, sadece koltuk varmış.
Demek ki onca sert sözün arkasında ilke değil, kişisel hesap yatıyormuş.
BURCU KÖKSAL TARTIŞMASI: KAYBEDEN KİM?
Afyonkarahisar Belediye Başkanı Burcu Köksal’ın CHP’den ayrılarak AK Parti’ye geçeceği iddiaları üzerine CHP Eskişehir İl Başkanı Talat Yalaz ile Odunpazarı Belediye Başkanı Kazım Kurt’un verdiği tepki oldukça anlamlıydı.
Söyledikleri özetle şuydu:
“Kaybeden CHP değil, davasını satanlardır.”
Bu cümle, Türkiye siyasetinin özeti niteliğinde.
Çünkü bugün seçmenin karşı karşıya olduğu en büyük sorun, parti değiştiren siyasetçiler değil; siyaseti ilkesiz bir ticaret alanına çeviren anlayıştır.
Eğer dün uğruna nutuk attığınız değerlere bugün sırtınızı dönüyorsanız, aslında parti değiştirmiyorsunuz.
Sadece siyasi kimliğinizi satışa çıkarıyorsunuz.
DAVA MI, PAZARLIK MI?
Siyasette görüş değiştirmek elbette mümkündür.
Ancak mesele görüş değişikliği değil; kişisel çıkar uğruna savunduğu her şeyi bir kalemde silmektir.
Dün “mücadele” dediğine bugün “yanılmışız” diyorsan,
Dün “halkın iradesi” dediğini bugün pazarlık masasına sürüyorsan,
Dün “ilkelerim var” deyip bugün ilkelerini rozetle birlikte değiştiriyorsan…
Ortada siyaset değil, açık artırma vardır.
ASIL SORUN: BU DÜZENİ ALKIŞLAYAN KİTLELER
Fakat suçu yalnızca siyasetçilere yüklemek kolaycılık olur.
Asıl sorun, her şartta alkışlayan, sorgulamayan ve liderleri kutsayan siyasal fanatizmdir.
Bu ülkede insanlar artık vatandaş gibi değil, taraftar gibi davranıyor.
Yanlış mı yaptı?
“Bir bildiği vardır.”
Dün söylediğinin tersini mi savundu?
“Devlet aklıdır.”
Parti mi değiştirdi?
“Mutlaka haklı bir nedeni vardır.”
İşte demokrasiyi çürüten esas hastalık budur.
LİYAKAT DEĞİL SADAKAT
Bugün siyasette bilgi değil sadakat, birikim değil biat, karakter değil itaat ödüllendiriliyor.
Normal şartlarda bir apartman toplantısını yönetemeyecek isimler, milyonların kaderini belirleyen koltuklara oturuyor.
Ve o koltuğa oturur oturmaz kendilerini küçük birer hükümdar sanıyorlar.
Eleştiriyi ihanet,
Muhalefeti düşmanlık,
Vatandaşı ise yönetilecek bir kalabalık olarak görüyorlar.
MİLLETİN OYUYLA GELİP MİLLETE TEPEDEN BAKMAK
Milletin oyuyla seçilenlerin bir süre sonra millete rağmen hareket etmesi, Türkiye siyasetinin en büyük çelişkisidir.
Seçmenin verdiği oy, bazı siyasetçiler için halka hizmet yetkisi değil; kişisel kariyerlerini büyütme fırsatıdır.
Bu nedenle bugün birçok siyasetçi için:
Parti araçtır.
İlke ayrıntıdır.
Seçmen basamaktır.
Koltuk ise asıl hedeftir.
DEMOKRASİNİN TABUTUNA ÇAKILAN ÇİVİ
Demokrasi yalnızca sandıktan ibaret değildir.
Eğer:
- Seçmen sorgulamıyorsa,
- Parti içi demokrasi işlemiyorsa,
- Sadakat liyakatin önüne geçmişse,
- Siyaset rant ve makam kapısına dönüşmüşse,
Ortaya çıkan şey demokrasi değil; organize bir siyasi çıkar düzenidir.
SON SÖZ
Talat Yalaz ve Kazım Kurt’un sözleri aslında bütün siyaset sınıfına verilmiş sert bir mesajdır:
Kaybeden parti değil, davasını koltuk uğruna satanlardır.
Çünkü rozet değiştirilebilir.
Parti tabelası değiştirilebilir.
Söylemler bir gecede tersine çevrilebilir.
Ama bir siyasetçi, temsil ettiğini iddia ettiği değerlere sırtını döndüğü gün, geriye sadece siyasi kariyerini kurtarmaya çalışan bir koltuk avcısı kalır.
Ve millet artık şu soruyu sormak zorundadır:
Sandığa attığımız oy gerçekten bizim irademizi mi temsil ediyor?
Yoksa sadece siyasetin bitmeyen oyununa yeni bir figüran mı yazıyoruz?
Particilik yapanların yüzleşmesi gerekmiyor mu?