Bir şehir yıkıldıktan sonra gelen akıl, artık neyi kurtarır?
Bir zamanlar Basra’da bir Hasan vardı.
Açlığın ve korkunun içinde bir dilim ekmek aradı. Kapı kapı dolaştı. Kimse vermedi. Bir kasap alay etti, çiğ et attı önüne. Ama ateş yoktu. Ateşi bile esirgenmişti.
Sonunda ellerini açtı: “Allah’ım, şu eti pişirecek bir ateş ver.”
Ve ardından…
Basra yandı.
Patlamalar, yangınlar, çığlıklar…
Şehir kül oldu. İnsanlar kaçtı. Ama Hasan, bir köşede, o ateşle çiğ etini pişirdi.
Soruldu ona:
“Ateşi buldun mu?”
Cevabı kısa ve ağırdı:
“Badeül Harabül Basra…”
Yani: Basra harap olduktan sonra.
Bugün Basra yine yanıyor.
Ama bu kez mesele Hasan’ın duası değil.
Bu kez mesele; petrol, güç, strateji ve kirli hesaplar.
Basra Körfezi’nde süren çatışmalar sadece coğrafyayı değil, insanlığı da yakıyor. Limanlar sustu, şehirler çöktü, hayat enkaza döndü. Ama en büyük yıkım betonlarda değil…
İnsan ruhunda.
Bir fırın düşünün…
Enkazın ortasında hâlâ ekmek çıkarıyor.
Çocuklar sırada. Aç, korkmuş, sessiz.
Ve bir okul…
Bir füze.
Yüzlerce çocuk.
Toprak altında kalan hayatlar.
Bu bir savaş değil.
Bu açık bir insanlık suçudur.
Dünya susarken, birkaç ses yükseliyor. Ama yetmiyor. Çünkü bu düzen, yıkım olduktan sonra konuşmayı seviyor.
İşte tam da bu yüzden bu söz bugün daha anlamlı:
Badeül Harabül Basra…
Yani her şey bittikten sonra gelen akıl…
Yıkımdan sonra yapılan vicdan…
Basra sadece bir şehir değildir.
Bir uyarıdır.
Eğer bugün susulursa, yarın başka bir şehir Basra olur.
Başka çocuklar, başka enkazların altında kalır.
Ve yine aynı cümle kurulur:
Geç kalınmış bir pişmanlıkla…
“Badeül Harabül Basra.