Bir Anneler Günü’nü daha geride bıraktık. Kimileri için geçtiğimiz pazar; bir el öpmek, telefonda duyulan titrek bir "yavrum" sesiyle iç ferahlatmak ya da sıcak bir sofranın etrafında o kadim huzuru paylaşmaktı.
Ancak bir de madalyonun diğer yüzü, sessiz kalanlar vardı... Annesini ebediyete uğurlamış, kalabalık sofraların ortasında bile boynu bükük kalanlar; içinde geçmeyen, sönmeyen, her mayıs ayında yeniden harlanan o derin sızıyı taşıyanlar.
Anne, sadece bir kelime değildir; o, bir evin nefesi, bir sofranın bitmek bilmeyen duasıdır. Gecenin en koyu karanlığında, sessizce odaya süzülüp evladının üstünü örten o şefkatli eldir.
Hatırlayın o çocukluk sabahlarını... Henüz güneş doğmadan mutfaktan yükselen, tandır ekmeğinin o isli ve iştah açan kokusuna karışan yumuşacık bir sesle uyanırdık.
Hasta olduğumuzda sabaha kadar başucumuzda nöbet tutan, ateşimizi düşürmek için alnımıza konan o serin ve güven veren dokunuş; aslında dünyanın en etkili ilacıydı.
İnsan yaş aldıkça, hayatın fırtınaları sertleştikçe ve sığınacak kuytu bir yer aradıkça daha iyi anlıyor: Anne, meğer bu dünyadaki en güvenli limanmış. O liman sustuğunda, sadece bir ses kesilmiyor; insanın içindeki o çocukluk neşesi, o sonsuz güven duygusu da eksiliyor.
Yazının burasında durup derin bir nefes almak ve o ağır yükü hatırlamak gerek: Anne hakkı. Bu hak, sadece dokuz ay karnında taşımakla sınırlı değildir. O, uykusuz geçen gecelerin, dökülen her damla gözyaşının, evladı doysun diye paylaşılan son lokmanın ve kendi hayallerinden vazgeçip evladının hayallerini yeşertmenin hakkıdır.
Anne hakkı, ödenmesi mümkün olmayan tek borçtur.
Bizim inanç dünyamızda anneye öf bile demek yasaklanmıştır. Çünkü onun rızası, yaratıcının rızasına giden yoldur.
Modern dünya bize her şeyi "tüketilebilir" olarak sunsa da, annelik tüketilecek bir kavram değil, her gün yeniden inşa edilmesi gereken mukaddes bir köprüdür.
Bir gün alınan pahalı bir hediye ile bu hakkın ödendiğini sanmak, okyanusu bir bardak suyla doldurmaya çalışmak kadar beyhudedir!
Bugün "Anneler Günü" denildiğinde, maalesef birçok yerde reklamların, ışıltılı vitrinlerin ve devasa kampanyaların gürültüsü duyuluyor. Anne sevgisi, kapitalist çarkın arasında ezilip bir "alışveriş bahanesine" dönüştürülüyor.
Oysa bir annenin evladından beklediği en büyük hediye; markalı kutulardan çıkan eşyalar değil, evladının gözündeki o samimi ışıltıdır. İçten gelen bir sarılış, gönülden kopan bir dua, sadece "nasılsın?" demek için açılan bir telefon... İşte gerçek kıymet ve annenin gönlünü abad eden hazine budur.
Bir çift sözüm de; 9 ay karnında 2 ay kucağında ömür boyu kalbinde taşımasına rağmen annesinin değerini bilmeyen, onu hayatının kıyısına iten hayırsız evlatlara...
Saçını süpürge eden, evladının en küçük sancısında dünyayı ayağa kaldıran o koca yürekli kadınları, ömürlerinin sonbaharında yalnızlığın soğuk kucağına, huzurevlerine terk edenler var.
Unutmamalıyız ki; hayat bir aynadır. Bugün anne-babasına sırtını dönenler, yarın kendi evlatlarının ilgisizliğiyle sınanacaklardır. Kendi baharınızda unuttuğunuz o çınar, kışınızda size gölge olmayacaktır.
Bizler, "Cennet annelerin ayakları altındadır" düsturuyla yetişmiş bir milletiz. Peygamber Efendimizin, "Anne ve babası yanında yaşlandığı halde cenneti kazanamayan evlada yazıklar olsun" uyarısı, sadece bir ikaz değil, aynı zamanda bir kurtuluş reçetesidir.
Yılın 365 günü annesini baş tacı eden, onun rızasını almadan başını yastığa koymayan evlatlara ne mutlu!
Çünkü anne, sadece belirli günlerde hatırlanıp sosyal medyada fotoğrafları paylaşılan bir figür değil; yaşarken kıymeti bilinmesi gereken, yeryüzündeki en büyük ilahi nimettir.
Onlar hayattayken ellerine sarılın, dualarına talip olun. Çünkü o dua ordusu arkanızdan çekildiğinde, dünya çok daha soğuk bir yer olacak.