Hayvanlara yönelik şiddet her dönem bir şekilde karşımıza çıkıyor. Ama son zamanlarda sosyal medyada gördüklerimiz ise içimizi daha da acıtıyor. Bir gün yavru köpek, bir gün kedi, bir gün de kaplumbağa…İçeriklerin daha çok izlenmesi, daha çok etkileşim alması için hayvanlara zarar verildiğini görüyoruz.
Peki biz ne yapıyoruz? İzliyoruz, öfkeleniyoruz, paylaşıyoruz. “Bunu yapan nasıl bir insan?” diye soruyoruz. Birkaç gün sonra da başka bir gündeme geçiyoruz.
Sonra yeni bir görüntü düşüyor sosyal medyaya. Yine aynı öfke, aynı tepkiler. O görüntü de bir süre sonra akışta kaybolup gidiyor. Zamanla bu görüntülere şaşırmamaya başlıyoruz. Ürkütücü değil mi?
Sosyal medya yaşananları görünür kılıyor, evet. Hatta bazı olaylarda görüntüler sayesinde soruşturmalar başlatılıyor, sorumlular bulunuyor. Peki bir hayvanın çektiği acının binlerce kişiye ulaşması yaşananları değiştiriyor mu? Hayır.
Üstelik görüntüyü her paylaştığımızda, o içeriğin daha fazla kişiye ulaşmasına katkı sağlıyoruz. Bir canlının korkusu ve çaresizliği, izlenme sayısına dönüşmekten öteye geçmiyor.
Biz birkaç cümleyle öfkemizi dile getirip başka bir paylaşıma geçiyoruz. Oysa o hayvan için yaşananlar, bizim ekranı kaydırıp geçtiğimiz birkaç saniyeden ibaret değil. Bunu unutuyoruz.
Bu yazıyı yazarken ofisimizin mutluluk müdürü, Golden cinsi Max yanımda. Bazen başını kaldırıp bana bakıyor, sonra hiçbir şey olmamış gibi uyumaya devam ediyor. Onun istediği çok basit: Biraz sevilmek, güvende olmak ve yanında birinin olduğunu bilmek.
Bir canlının bizden istediği bu kadar basitken, biz nasıl oluyor da ona bunu bile çok görüyoruz?
Biraz sevgi, biraz merhamet… En önemlisi de zarar vermemek. Hepsi bu.