İmparatorluklar yıkıldı, devirler değişti ama insanlığın o en eski, en tanıdık zaafı hiç değişmedi: Güç arzusu. Bugün adına daha yerel ve gündelik bir tonla "koltuk sevdası" diyoruz. Özünde ise o kadim, insanı içten içe kemiren hükmetme tutkusunun modern dünyadaki yansımasından başka bir şey yok ortada. Sadece artık kılıçların yerini deri koltuklar, unvanlar ve yüksek masalar aldı.

Peki, insanı altındaki o ahşap ya da kumaş parçasına bu kadar sıkı sıkıya bağlayan, onu kaybetmemek için her şeyi göze almasına neden olan şey ne? Meseleye biraz derinden baktığımızda karşımızda sadece basit bir kişisel hırs görmüyoruz. Bu, insanın kendi kimliğini kaybedişinin ve etrafına ördüğü o kalın duvarların hikayesi.

Makamın sunduğu en büyük tuzak, insana geçici bir görünürlük ve sahte bir büyüklük hissi vermesidir. Tehlike de tam bu noktada başlıyor. Kişi bir süre sonra kendi karakteriyle altındaki koltuğu tek bir parça zannetmeye yöneliyor. Koltuktan beslenen insan, o olmasa aslında bir hiç olduğu gerçeğiyle yüzleşmekten ölesiye korkuyor. Kendi kumaşıyla, insani vasıflarıyla var olamayanlar için unvanlar harika birer sığınaktır. Arkasına saklanacak bir etiketiniz olduğunda, içinizdeki o derin yetersizlik hissini ve yalnızlığı da kolayca maskeleyebilirsiniz. Koltuk sevdası dediğimiz şey, aslında o maskenin düşmesinden duyulan büyük bir panik halidir.

Güç tutkusunun en sinsice ilerleyen yan etkisi, insanın en yakınındakilerle olan bağını koparmasıdır. O koltuğa yapışan figürler, zamanla etraflarında sadece duymak istedikleri masalları anlatan, her şeyi onaylayan insanlardan aşılmaz bir barikat kurarlar. Haklı ya da haksız her eleştiri bir tehdit gibi algılandıkça, makam sahibi dış dünyadan tamamen kopar ve kendi yarattığı o küçük, sahte evrene hapsolur. Sağlıklı her ilişkinin, her yapının özü samimi bir geri bildirime dayanır. Ancak güç sarhoşluğu, doğruları söyleyen sesleri anında susturur. Çevresindeki herkesi sadece birer sadakat askeri olarak gören bir yönetici, etrafı ne kadar kalabalık olursa olsun, aslında derin bir yalnızlığa mahkumdur.

Gerçek bir liderle koltuk sevdalısı arasındaki makas tam olarak burada açılıyor. Biri oturduğu yeri bir şeyleri değiştirmek, topluma ya da bir fikre hizmet etmek için sadece bir araç olarak görür. Diğeri içinse o koltuğa kurulmuş olmak, ulaşılabilecek en son ve en büyük amaçtır. Güç biraz sıvı gibidir, içine döküldüğü kabın şeklini alır. Eğer karakteriniz o sıvıyı taşıyacak kadar sağlam ve derin değilse, güç akar, taşar, etrafı kirletir ve sonunda sahibini de yutar. Geçmiş, sırf o koltukta birkaç gün daha fazla oturabilmek için değerlerini, dostlarını ve en nihayetinde kendi haysiyetini harcayanların hikayeleriyle dolu.

Hayatın ve insan ilişkilerinin hiç değişmeyen bir kuralı vardır: Bazen ne söylediğinizden ziyade, nerede durduğunuz ve ne zaman çekilmeyi bildiğiniz çok daha güçlü bir mesaj verir. Zirvedeyken bırakabilmek, o sahte konfor alanından kendi rızasıyla kalkabilmek, aslında o koltuğun sunduğu her türlü güçten çok daha büyüktür. Çünkü asıl itibar, günün birinde altınızdaki o koltuk çekildiğinde, ayakta tek başınıza ne kadar dik durabildiğinizle ölçülür.