Hayatın en vurucu taraflarından biri bu sanırım: Bir şeyin değerini ancak elimizden kayıp gittiğinde anlayabiliyoruz. Sağlık, zaman, yanı başımızdaki insanlar... Varlıklarına o kadar alışıyoruz ki, yok olduklarında bambaşka bir anlam kazanıyorlar. Sonra da içimizden hep aynı pişmanlık geçiyor: “Meğer ne kadar değerliymiş.”

Peki gerçekten öyle mi? Değer, bir şey yok olunca mı başlıyor; yoksa biz mi ancak kaybedince fark edebiliyoruz?

Stoacılara göre insanın en büyük yanılgısı, sahip olduğu şeylerin hep öylece kalacağını sanmasıdır. Oysa hayatın değişmeyen tek gerçeği değişimin kendisidir. İnsanlar, başarılar, gençlik, sağlık... Hiçbiri bize sonsuza kadar verilmiş değildir. Bu düşünce ilk bakışta karamsar gibi görünse de aslında tam tersine, insanı bugünün değerini fark etmeye çağırır.

Geçici olduğunu bildiğimiz şeylere daha dikkatli bakar, onları daha özenle koruruz. Belki o zaman sevdiklerimizi aramayı ertelemez, sarılmayı sıradan bir davranış gibi görmez, "Nasıl olsa yarın konuşuruz." rahatlığına kapılmayız.


Bugün yaşadığımız dünyanın en büyük çelişkilerinden biri de bu değil mi zaten? Elimizdekiler hızla sıradanlaşırken, ulaşamadığımız her şey gözümüzde büyüyor. Daha iyi bir ev, daha yeni bir telefon ve daha fazlası... Sürekli bir şeylerin peşinde koşuyoruz. Koşarken de elimizdekilerin sessizce kayıp gittiğini görmüyoruz bile.

Psikolojide buna "hedonik adaptasyon" diyorlar; insan iyi olana çabucak alışıyor. Stoacılar ise asırlar önce aynı şeyi farklı bir dille söylemişti: Sürekli sahip olduğumuz şeyler zamanla görünmezleşir.

Tam da bu noktada Stoacıların en güçlü kavramlarından biri çıkıyor karşımıza: Amor Fati. Yani yazgını sevmek.

Bu, başımıza gelen her şeyi körü körüne kabullenmek demek değil. Hayatın getirdiklerini inkâr etmeden, "Neden hep ben?" diye sızlanmadan, yaşananları kendi hikâyemizin bir parçası olarak görebilmek demek.

Çünkü bazı kayıplar yalnızca bizden bir şey almaz; daha önce fark etmediğimiz bir gerçeği de gösterir. Kaybedilen bir iş, insanı hiç tahmin etmediği bir yola sokabilir. Biten bir ilişki, kendini yeniden tanımana vesile olabilir. Bir hastalık sağlığın, yalnızlık dostluğun, zaman ise bugünün kıymetini hatırlatır.

Kimse acı çekmek istemez, Amor Fati de acıyı kutsamaz zaten. Sadece hayatın bizim planlarımızdan ibaret olmadığını, planlayamadıklarımızın da bu işe dahil olduğunu söyler. Bizi biz yapan şey bazen başarılarımız değil, o istemeden yaşadığımız kırılmalardır.

İşte bu yüzden değer, yoklukta başlamaz.

Yokluk sadece, alıştığımız için görmezden geldiğimiz değeri görünür hâle getirir. Bugün yanımızda olan insanlar, sağlığımız, yürüyebilmek, rahat bir nefes almak, bir sevdiklerimiz... BBunların hiçbiri sıradan değil. Biz sadece hep orada olacaklar sanıyoruz.

Hayat bazen eksilterek öğretiyor. Ama asıl olgunluk, eksilmeden önce görebilmekte. Mesele, kaybettikten sonra dövünmek değil; henüz elimizdeyken kıymet bilmeyi öğrenmek.

Amor Fati’nin bize hatırlattığı en net şey bu: Hayatı sadece istediğimiz gibi gittiğinde değil, karşımıza çıktığı haliyle kucaklayabildiğimizde yükümüz hafifliyor. Çünkü o zaman direnmeyi bırakıp anlamaya başlıyoruz.

Değer, yokluğunda başlamaz. O zaten hep oradadır.
Asıl mesele, onu görebilmek için gerçekten kaybetmeyi bekleyip beklemeyeceğimizdir.