Siyasi dalgalanmalar durulmuyor. Partiler arasındaki transfer trafiği hız kesmeden devam ediyor. CHP’den AKP’ye geçen belediye başkanları, soluğu iktidar partisinde alıyor; rozetlerini AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan takıyor.
Elbette ilk soru şu:
“Neden gittiler?”
Ama asıl soru bundan daha geride duruyor:
“Bunları kim seçti, kim aday gösterdi, hangi ölçülerle siyasetin önüne koydu?”
31 Mart 2024 seçimlerinden bu yana CHP’den AKP’ye geçen belediye başkanı sayısının her geçen gün artması, artık bunun münferit olaylarla açıklanamayacağını gösteriyor.
Üstelik aynı dönemde CHP’li belediyelere yönelik operasyonlar, tutuklamalar ve görevden uzaklaştırmalar sürüyor.
Dolayısıyla mesele yalnızca “gidenlerin ahlaki tercihi” değildir.
İlkesizlik, korku, baskı, siyasi hesap ya da kişisel gelecek arayışı bazı örnekleri açıklayabilir. Ancak 25 kişinin tamamını tek bir gerekçenin içine koymak, siyaseti kolaycı bir açıklamaya hapsetmek olur.
Çünkü 25 isim, 25 farklı hikâyedir.
Kimi parti yönetimiyle sorun yaşamış olabilir, kimi baskı altında olduğunu düşünmüş olabilir, kimi siyasi geleceğini iktidarın yanında görmüş olabilir.
Fakat bütün bunların yanında başka bir sorumluluk daha vardır:
Siyaset yalnızca seçilenlerin değil, seçenlerin de sorumluluğudur.
ELEŞTİRİ Mİ, KUŞATMA MI?
Eleştirinin kendisinden korkmamak gerekir.
CHP’nin aday belirleme süreci sorgulanmalıdır.
Sağa açılma politikası tartışılmalıdır.
Parti programı, kadro tercihleri, liyakat anlayışı ve örgütün devre dışı bırakılıp bırakılmadığı konuşulmalıdır.
Ancak burada çok önemli bir ayrım var:
Eleştiri başka şeydir, siyasi kuşatma başka.
Muhalefet içinden yükselen her eleştirinin, aynı dönemde ve aynı hedefe yönelmesi, zaman zaman iktidarın söylemiyle örtüşen bir görüntü oluşturabiliyor.
Oysa bir belediye başkanı siyasi baskı altında sıkıştırılırken “Zaten senin de suçun var” demek başka; sakin bir zamanda “Bu adayı neden seçtiniz?” diye sormak başka şeydir.
Birincisi kriz anında saf belirlemektir.
İkincisi siyasi muhasebedir.
ASIL SORU
Bugün herkes “Neden gidiyorlar?” diye soruyor.
Oysa sorunun asıl bölümünü geriye çevirmek gerekiyor:
Bunları kim getirdi?
Kim referans oldu?
Kim “Bu isim CHP’yi temsil edebilir” dedi?
Kim siyasi geçmişine baktı?
Kim liyakati ölçtü?
Kim parti kültürünü sorguladı?
Kim yalnızca seçim kazanmayı yeterli kriter kabul etti?
Çünkü siyasi partiler sadece seçim kazanacak adaylar üretmez. Aynı zamanda partinin siyasal kimliğini taşıyacak kadrolar yetiştirir.
Eğer seçilmiş belediye başkanları başka siyasi partilere geçiyorsa, yalnızca onların tercihini değil, aday belirleme mekanizmasını da sorgulamak gerekir.
Bu hesap yalnızca Özgür Özel dönemine ait değildir.
Kılıçdaroğlu döneminin aday belirleme anlayışı da sorgulanmalıdır. Örgütün rolü, merkez yönetimin tercihleri ve ön seçim mekanizmasının neden gerekli olduğu yeniden konuşulmalıdır.
ARINMA ÖNCE KENDİNDEN BAŞLAR
Asıl çelişki ise burada ortaya çıkıyor.
Bugün siyasette ahlaktan, kamu yararından, arınmadan ve temiz siyasetten söz edenler, geçmişte yaptıkları tercihlerle de yüzleşmek zorunda.
Dün, “Bu isimler aday olmasın” diyenler neden dinlenmedi?
Yolsuzluğa, ranta, kişisel çıkara bulaştığı ileri sürülen isimleri kimler siyasi vitrinde tuttu?
Kimler bu isimleri makam odalarında ağırladı?
Kimler uyarıları görmezden geldi?
Bugün “arınma” söylemiyle ortaya çıkanların, önce kendi geçmişleriyle hesaplaşması gerekmez mi?
Siyasette arınma, başkasını temizlemekle değil, önce kendi kapının önünü süpürmekle başlar.
Çünkü siyasi partiler belediye başkanı ithal eden seçim makineleri değildir. Kendi kadrosunu yetiştiren, adayını tanıyan, siyasi kültürünü koruyan kurumlardır.
Bugün iktidar belediye başkanlarını birer birer saflarına katarken, muhalefetin bazı güçlü sesleri birbirlerine “Asıl suçlu sensin” diye bağırıyor.
Taş iktidara değil, aynı sıradaki arkadaşına atılıyor.
Her taş hedefini şaşırdıkça, asıl hedef biraz daha rahat nefes alıyor.
Elbette CHP kendisini sorgulayacak.
Elbette adaylarını sorgulayacak.
Elbette geçmişte yapılan hataların hesabını verecek.
Ama bunun da bir sırası var:
Önce “Bunlar neden gidiyor?”
Sonra “Bunları kim getirdi?”
Ve en sonunda:
“Aynı hatayı bir daha yapmamak için adaylarımızı nasıl belirleyeceğiz?”
Çünkü mesele 25 kişinin rozet değiştirmesinden çok daha büyük. Profesyonel politikacılarının oyuncağı mı olacak. Yoksa adil bir siyasi yol mu izlenecek?
Mesele, bir siyasi partinin kendi adayını tanıyıp tanımadığıdır. Yoksa koltukların sahibi var mı denilecek.
Değişim nasıl olacak?
Ve bugün CHP’nin önündeki en ağır soru belki de şudur:
Gidenleri suçlamadan önce, onları bu kapıdan içeri kim aldı?