Bülent Arınç’ın 25 yıl sonra söyledikleri, AK Parti’nin kuruluş hikâyesinden çok daha fazlasını anlatıyor: Bir partinin nasıl yükseldiğini, neden gerilediğini ve yeniden ayağa kalkmak için nereden başlaması gerektiğini… AK Parti kurucularından Bülent Arınç, Milli Görüş'ten kopuş sürecini ve partinin kuruluşunu anlattı:



"Milli Görüş çizgisiyle Türkiye'de siyaset yapmaya engel vardı. Erbakan Hoca'ya 'Nasıl iktidar olacaksınız' diye sordum.
Sonra Muhafazakâr Demokrat kimliğe karar verdik, Tayyip Bey de 'Milli görüş gömleğini çıkardık' dedi."

Bir siyasi partinin 25 yıllık hikâyesini anlatmanın birçok yolu vardır.

Seçim sonuçlarına bakarsınız. Ekonomik göstergeleri incelersiniz. İktidar dönemindeki reformları, krizleri, kırılmaları, değişen kadroları ve siyasi ittifakları sıralarsınız.

Ama bir de o hikâyenin içinde yer alanlara sorarsınız:

“Biz nereden geldik, ne yaptık, nerede yanlış yaptık?”

Bülent Arınç’ın anlattıkları tam da bu nedenle önemli.

Çünkü Arınç, AK Parti’yi dışarıdan eleştiren biri değil.

Kurucularından biri.

Partinin kuruluş sürecinin tanığı.

TBMM Başkanlığı ve Başbakan Yardımcılığı yapmış bir isim. Partinin kurulmasında özgül ağırlığı var.

Arınç, “Orada ben de varım. Orada Abdullah Bey de var. Abdüllatif Şener’ de var. Orada yeri gelmiş Ali Babacan da var” diyerek partinin kuruluş sürecindeki isimlerin de hatırlanması gerektiğini söyledi. Partinin tek bir isim üzerinden anlatılmasına tepki gösterdi.

Ve bugün söyledikleri, AK Parti’nin 25 yıllık serüvenine içeriden tutulmuş bir ayna niteliğinde.

Üstelik Arınç’ın söyledikleri yalnızca geçmişe ilişkin bir hatırlatma değil. Aynı zamanda bugüne ve geleceğe ilişkin ciddi bir uyarı.

Önce AK Parti neden kuruldu?

AK Parti’nin kuruluşunda çok önemli bir ayrım vardı.

Milli Görüş geleneğinden gelen kadrolar, yeni bir siyasi kimlik oluşturuyordu.

Arınç’ın ifadesiyle bu kimlik “muhafazakâr demokrat” olarak tarif edildi.

Demokratik, çoğulcu, katılımcı…

Dini ve kültürel değerlere saygılı ama siyasal sistemi demokratik standartlar içinde ele alan bir anlayış.

Daha da önemlisi, Avrupa Birliği perspektifi.

Bugün unutulmuş olabilir ama AK Parti’nin ilk yıllarında Avrupa Birliği, demokrasi ve hukuk reformlarının önemli bir taşıyıcısıydı.

Arınç bunu açıkça söylüyor:

“Biz Batı’nın sistemine talibiz.”

2002 sonrasında AK Parti’nin toplumun çok farklı kesimlerinden oy alabilmesinin sırrı da biraz burada yatıyordu.

Milli Görüşçüler vardı.

Liberaller vardı.

Kürtler, Türkler, Aleviler, Sünniler vardı.

Sosyal demokratlar vardı.

AB yanlıları vardı.

“Yetmez ama evet” diyenler vardı.

Yani AK Parti, yalnızca kendi geleneksel tabanının partisi değildi.

Geniş bir toplumsal koalisyondu.

Asıl başarı buydu.

Sonra ne oldu?

Arınç’ın ikinci önemli tespiti burada başlıyor.

Ona göre AK Parti’nin yükseliş dönemi kabaca 2013’e kadar sürdü.

Sağlıkta, ulaşımda, altyapıda, ekonomide ve AB ile uyum sürecinde önemli işler yapıldı.

Fakat 2013 sonrasında Türkiye birbiri ardına gelen krizlerin içine girdi.

Gezi…

17-25 Aralık…

FETÖ ile mücadele…

Suriye…

Çözüm sürecinin sona ermesi…

15 Temmuz…

Ve ardından sistem değişikliği.

Arınç’ ın burada yaptığı değerlendirme son derece dikkat çekici:

“Birinci dönemdeki yükseliş trendimiz ikinci dönemde devam etmedi.”

Peki neden?

İşte asıl soru bu.

Çünkü bir siyasi parti yalnızca dışarıdan gelen saldırılarla gerilemez.

Kendi içindeki değişim de belirleyicidir.

Arınç’ın sözlerinde bunun cevabı gizli:

“O günkü birlikte karar almak veya kolektif akıl dediğimiz, en azından çok önemli konuları istişare ettiğimiz hallerden çok uzaklaştık.”

İşte meselenin düğüm noktası burasıdır.

AK Parti’nin kuruluşunda istişare vardı, bugün ne var?

AK Parti’nin ilk yıllarında Erdoğan güçlü bir liderdi.

Ama yalnız değildi.

Gül vardı.

Arınç vardı.

Abdüllatif Şener vardı.

Ali Babacan vardı.

Binali Yıldırım vardı.

Birçok farklı alanda güçlü bakanlar ve kadrolar vardı.

Arınç’ın ifadesiyle:

“Eşitler vardı ama eşitler arasında birinci Tayyip Bey vardı.”

Bu cümle 25 yıllık AK Parti tarihinin belki de en önemli cümlelerinden biridir.

Çünkü bugün tartışılan mesele Erdoğan’ın güçlü olması değil.

Gücün sistem içinde nasıl kullanıldığıdır.

Arınç’ın “ehliyet, liyakat, istişare” vurgusu tam da buraya işaret ediyor.

Bir devlet mekanizmasında hafızayı oluşturan kurumlar zayıflarsa, karar alma süreçleri daralırsa, liyakat yerine sadakat öne çıkarsa, en güçlü lider bile bir süre sonra sistemin bütün yükünü kendi üzerinde taşımaya başlar.

Ve Arınç’ın şu cümlesi tam da bu nedenle önemlidir:

“Bir insan keşke yetki ve sorumluluk vererek işleri taksim etse.”

Bu yalnızca bir siyasetçinin temennisi değildir.

Bir yönetim modeli eleştirisidir.

“Sistemi düzeltin”

Arınç’ın cumhurbaşkanlığı hükümet sistemine ilişkin eleştirisi de dikkat çekici.

“Cumhurbaşkanımız her şeyi yapabilecek güçte” diyor.

Ama hemen ardından sistemi dengeleyecek mekanizmaların gerekliliğine dikkat çekiyor.

Ve çok net bir çağrı yapıyor:

“Sistemi düzeltin. Ehliyete, liyakate, istişareye önem verin. İyice araştırın.”

Aslında 25 yıllık AK Parti hikâyesinin özeti burada.

Kuruluşta istişare vardı.

Geniş kadrolar vardı.

Farklı görüşler vardı.

AB ve demokrasi hedefi vardı.

Hukuk reformları vardı.

Toplumun farklı kesimlerini aynı siyasi çatı altında buluşturma iddiası vardı.

Bugün ise kurucu kadronun bir bölümü siyasetin dışında.

Bir bölümü başka partilerde.

Bir bölümü sessiz.

Parti ise giderek daha fazla tek merkezli bir yapıyla özdeşleşmiş durumda.

Arınç’ın buna itirazı açık:

“Yola beraber çıktıklarınızı unutmayacaksınız.”

Bu cümle yalnızca eski arkadaşlara vefa çağrısı değildir.

Siyasette kadronun, ortak aklın ve kurumsal hafızanın önemine yapılan bir göndermedir.

Asıl mesele 25 yıl değil, bundan sonraki 25 yıl

Bülent Arınç’ın söyledikleri AK Parti açısından bir “veda konuşması” değil.

Tam tersine bir yeniden kuruluş çağrısı.

“Partiyi terk edin” demiyor.

“Burası bizim evimiz” diyor.

Ama evin duvarlarında çatlaklar varsa da görmezden gelmiyor.

Hukuk diyor.

Liyakat diyor.

İstişare diyor.

Kadro diyor.

AB diyor.

Kul hakkı diyor.

Helalleşme diyor.

Ve belki de en önemlisi, “İlkelerimize geri döneceğiz” diyor.

AK Parti’nin 25. yılında asıl tartışılması gereken de budur.

Bir siyasi parti geçmişte neler yaptığını anlatmakla yetinemez.

Bugün neden eskisi kadar geniş bir toplumsal heyecan üretemediğini de sorgulamak zorundadır.

Arınç’ ınİbn-i Haldun’dan hareketle söylediği gibi devletlerin ve iktidarların yükselişleri kadar gerileyişleri de tarihin parçasıdır.

Ama onun son cümlesi kapıyı tamamen kapatmıyor:

“Biz kendi içimizden yeniden doğarız.”

Belki de AK Parti’nin 25. yılında asıl soru şudur:

AK Parti, 2027’de topluma umut veren o parti mi olacak; yoksa yalnızca geçmişteki başarılarını anlatan bir iktidar partisi olarak mı kalacak?

Bunun cevabını seçim sandığından önce, partinin kendi içinde vereceği cevap belirleyecek.

Orta doğu analizlerini ve Türkiye yeni bir vizyon ortaya koyamaz, meselelere bütüncül olarak değerlendirmezse o zaman daha çok ağlarız.

Çözümler, akılcı yaklaşımlarda yatıyor. Bir dönem kapanacak, yeni bir dönem açılacak..

Siyasetteki seçenekler akılcı olmaz ise bugünleri çok ararız.

(YENİGÜN GAZETESİ'NDEN ALINTIDIR.)