Türk siyaseti olağanüstü bir dönemden geçiyor. Özellikle Özgür Özel ve yol arkadaşları açısından son iki yıl, siyasetin olağan ritminin çok ötesinde gelişmelere sahne oldu.

2024 yerel seçimlerinde elde edilen başarı, ardından yaklaşık 36-37 belediyeye yönelik operasyonlar, Cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu’nun gözaltına alınıp tutuklanması ve bütün bu yoğunluğun ortasında “mutlak butlan” tartışmasının yarattığı siyasi atmosfer…

Bütün bunlar, muhalefet açısından son derece ağır ve olağanüstü bir süreç oluşturdu.

Şimdi ise yeni bir siyasi yapılanma arayışı gündemde.

Yeni Parti fikrinin ortaya çıkması, yalnızca siyasi kadroların aldığı bir karar olarak görülmemeli. Bu aynı zamanda muhalif toplum kesimlerinde biriken beklentinin de sonucu. Özgür Özel’in bugüne kadar sergilediği siyasi performans, önemli bir toplumsal karşılık oluşturmuş durumda.

Ancak tam da burada dikkat edilmesi gereken bir nokta var.

Yeni Parti’nin giderek bir “lider partisi”ne dönüşme ihtimali…

Türkiye’de güçlü liderlik siyasetinin sevildiği bir gerçek. Toplum, kriz dönemlerinde güçlü, kararlı ve güven veren liderler arıyor. Özgür Özel’de de bu liderlik özelliklerinin önemli bir bölümü bulunuyor.

Çok çalışkan.

Yüksek bir enerjisi var.

Belagat yeteneği güçlü.

Kriz yönetiminde soğukkanlı ve itidalli bir görüntü veriyor.

Sahada olmayı biliyor, toplumla doğrudan temas kuruyor ve iktidar programını anlatmaya çalışıyor.

Bunlar önemli özellikler.

Ancak siyaset yalnızca liderlikten ibaret değil.

Bir lider ne kadar güçlü olursa olsun, ülkeyi tek başına yönetemez.

Asıl ihtiyaç burada ortaya çıkıyor: Özgür Özel’in yanında güçlü, nitelikli ve birbirini tamamlayan bir kurmay kadro oluşturulması gerekiyor.

Geçmişte bunun örnekleri yaşandı.

Refah Partisi’nin son döneminde oluşturulan araştırma, strateji ve iletişim mekanizmaları; daha sonra AK Parti’nin kuruluş sürecinde de farklı biçimlerde karşılığını buldu. Araştırmacılar, akademisyenler, iletişimciler, örgütlenme uzmanları ve stratejistlerden oluşan ekipler siyasetin yalnızca meydanlarda değil, masalarda da üretildiğini gösterdi.

Buradan çıkarılacak ders basit:

Lider sahada olacak; ama strateji masada üretilecek.

Özgür Özel ne kadar sokakta ve halkın arasında ise, yeni partinin genel merkezinde de aynı ölçüde güçlü bir akıl ve strateji ekibinin bulunması gerekiyor.

Çünkü toplumun görmek istediği fotoğraf yalnızca “Özgür Özel güçlü bir lider” fotoğrafı değil.

Asıl verilmesi gereken mesaj şu:

“Özgür Özel ve arkadaşları bu ülkeyi yönetebilir.”

Siyasette güven tam da burada başlıyor.

Üstelik yeni parti yapılanması önünde önemli bir fırsat bulunuyor: Kongreler.

Mahallelerden ilçelere, illerden Parti Meclisi’ne ve kurultaya kadar uzanan süreç, yeni yapının insan kaynağını yeniden oluşturmak için tarihi bir fırsat olabilir.

Türkiye’de gerçekten büyük bir insan kaynağı var.

Hukukçular var.

Akademisyenler var.

Sendikacılar var.

İşçiler var.

Doktorlar, mühendisler, ekonomistler, iletişimciler var.

Toplumsal mücadelelerde öne çıkmış insanlar var.

Buna rağmen geçmiş seçimlerde ve parti yapılanmalarında bu toplum kesimlerinin yeterince temsil edilmediği çok açık. Örneğin 2023 seçimlerinde işçi sınıfından veya sendikal hareketten gelen milletvekili sayısının yok denecek kadar az olması, bunun çarpıcı örneklerinden biriydi.

Oysa yeni bir siyasi yapı kuruluyorsa, toplumun farklı kesimlerini gerçekten temsil eden bir kadro ortaya çıkarılabilir.

Özgür Özel’in dinamizmi, bu geniş insan kaynağıyla birleşirse ortaya yalnızca güçlü bir lider değil, güçlü bir siyasi organizasyon çıkar.

Şimdi önümüzde kongre takvimi var.

Olağanüstü kurultay süreci, bu açıdan yalnızca bir kadro değişimi olarak görülmemeli.

Asıl mesele, lider ile kadronun, enerji ile aklın, siyaset ile stratejinin aynı fotoğraf içinde buluşabilmesi.

Eğer Özgür Özel bunu başarabilirse, Türkiye siyasetinde yalnızca yeni bir parti değil, yeni bir yönetme iddiası ortaya çıkabilir.

Çünkü artık toplumun aradığı şey yalnızca bir lider değil.

Liderin arkasında ülkeyi yönetebilecek bir akıl, kadro ve güven duygusu.

++++

TÜRK SİYASETİ OLAĞANÜSTÜ BİR DÖNEMDEN GEÇİYOR…

Türk siyaseti yine olağanüstü bir dönemden geçiyor. Aslında mesele yalnızca Özgür Özel, CHP ya da kurulması tartışılan yeni parti değil. Mesele, Türkiye’nin demokrasiyle kurduğu bitmeyen, sancılı ve bir türlü tamamlanamayan ilişkisidir.

Bizim demokrasi hikâyemiz biraz yarım kalmış bir romanı andırıyor. Tam sonuna yaklaşırken birileri kitabın sayfasını yırtıyor, sonra yeniden başa dönüyoruz.

Demokrasiyi bir türlü olağan hayatımızın doğal parçası haline getiremedik.

Bazen darbeler girdi hayatımıza.

Bazen muhtıralar.

Bazen siyasi yasaklar, kapatılan partiler, değiştirilen seçim sistemleri…

Şimdi ise hukukun siyasetin üzerinde yükselmesi gerekirken, hukukun aldığı kararların kendisi siyasal tartışmaların merkezine oturuyor.

Türkiye’nin demokrasi yürüyüşü bu nedenle hiç kolay olmadı.

1960 darbesiyle kesildi.

1971 muhtırasıyla yönü değiştirildi.

1980 darbesiyle yeniden duvara çarptı.

28 Şubat’la bir başka müdahale yaşadı.

Sonrasında ise demokrasi ile hukuk arasındaki ilişkinin sürekli tartışıldığı yeni bir döneme girdik.

Yıllar geçti ama demokrasiye ulaşmak için kullandığımız yol bir türlü asfaltlanamadı.

Her defasında bir çukur çıktı karşımıza.

Her defasında “Artık normalleşiyoruz” dedik.

Sonra yeniden olağanüstü koşulların içinde bulduk kendimizi.

Bugün yaşananlar da bu nedenle yalnızca bir siyasi parti tartışması olarak okunamaz.

2024 yerel seçimlerinde muhalefetin elde ettiği başarı, ardından belediyelere yönelik operasyonlar, Cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu’nun tutuklanması ve sonrasında gündeme gelen “mutlak butlan” tartışmaları, Türkiye’de siyasetin ne kadar kırılgan bir zeminde yürüdüğünü bir kez daha gösterdi.

Hukuk, demokrasinin üzerine kurulacağı sağlam zemin olmalıdır.

Çünkü demokrasi yalnızca sandıktan ibaret değildir.

Sandık demokrasinin kapısıdır; hukuk ise o kapının kilididir.

Anahtar siyasal gücün elinde sürekli değişiyorsa, o kapıdan içeri giren demokrasinin ne kadar güvenli yaşayabileceği de tartışmalı hale gelir.

İşte bugün Türkiye’nin en büyük ihtiyacı burada ortaya çıkıyor:

Güven.

Toplum yalnızca bir siyasi partinin kazanmasını istemiyor.

Toplum, seçimden sonra ne olacağından emin olmak istiyor.

Sandıkta verdiği oyun hukuk tarafından korunacağından emin olmak istiyor.

Bir partinin kurultayının, belediye başkanının, milletvekilinin ya da cumhurbaşkanı adayının siyasi iradesinin hukuki süreçlerle nasıl karşılaşacağını önceden bilebilmek istiyor.

Çünkü demokrasi insan hayatında hava ve su gibidir.

Yokluğunu hissetmeden yaşarsınız; ama kesildiği anda yaşamın kendisi değişir.

Bugün halkın ihtiyacı olan şey de aslında çok büyük bir demokrasi lüksü değil.

Bir avuç demokrasi.

Nefes alabileceği kadar…

Geleceğe umutla bakabileceği kadar…

Sandığa gittiğinde oyunun boşa gitmeyeceğine inanabileceği kadar…

Hukukun herkese aynı mesafede durduğunu görebileceği kadar…

Özgür Özel ve yol arkadaşlarının önündeki mesele de tam burada önem kazanıyor.

Özgür Özel’in güçlü bir liderlik enerjisi olduğu açık. Çalışkan, yüksek tempolu, belagat yeteneği güçlü ve kriz anlarında soğukkanlı davranabilen bir siyasetçi görüntüsü veriyor.

Ancak Türkiye’nin bugün ihtiyacı yalnızca güçlü bir lider değil.

Güçlü bir demokratik kadro.

Çünkü lider tek başına demokrasi kuramaz.

Demokrasi bir kişinin omuzlarında taşınabilecek kadar hafif değildir.

Yeni parti yapılanması bu nedenle yalnızca yeni bir siyasi tabela meselesi olarak görülmemeli.

Mahallelerden ilçelere, illerden Parti Meclisi’ne ve kurultaya kadar uzanacak süreç, Türkiye’nin farklı toplumsal kesimlerini temsil eden yeni bir siyasi aklın kurulması için fırsata dönüştürülebilir.

Hukukçular…

Akademisyenler…

İşçiler…

Sendikacılar…

Doktorlar…

Mühendisler…

Ekonomistler…

Toplumsal mücadelelerde öne çıkan insanlar…

Türkiye’nin çok büyük bir insan kaynağı var.

Eksik olan insan değil.

Eksik olan bu insan kaynağını demokrasi fikri etrafında birleştirecek siyasi akıl.

Geçmişte parti içi kamplaşmalar, liderlik mücadeleleri ve örgütsel hesaplaşmalar çoğu zaman demokratik siyasetin önüne geçti. Şimdi yeni bir yapılanma için ortaya çıkan fırsat, bu eski alışkanlıkların dışına çıkmak için kullanılabilir.

Özgür Özel sahada olmalı.

Ama genel merkezde de güçlü bir akıl çalışmalı.

Araştıran, ölçen, düşünen, planlayan, toplumun farklı kesimlerini dinleyen bir kurmay yapı oluşturulmalı.

Çünkü toplumun görmek istediği fotoğraf yalnızca “Özgür Özel güçlü bir liderdir” fotoğrafı değil.

Asıl verilmesi gereken güven şudur:

“Özgür Özel ve arkadaşları bu ülkeyi yönetebilir.”

Fakat bunun da ötesinde bir güven gerekir:

“Bu ülkeyi yönetirken hukuka, demokrasiye ve sandığın iradesine dokunmayacaklar.”

Türkiye’nin demokrasiyle imtihanı henüz bitmedi.

Belki de hiçbir zaman bitmeyecek.

Ama artık şu gerçeği anlamak zorundayız:

Demokrasi bir iktidarın lütfu değildir.

Muhalefetin de ayrıcalığı değildir.

Demokrasi, toplumun yaşam hakkıdır.

Hava ve su kadar gerekli bir yaşam koşuludur.

Türkiye yıllardır demokrasinin kapısında bekliyor.

Bazen darbeler kapıyı kapattı.

Bazen muhtıralar sürgüsünü çekti.

Bazen siyaset, anahtarı kendi cebinde sandı.

Şimdi hukukun yarattığı tartışmalar da o kapının menteşelerini zorluyor.

Oysa halkın istediği çok fazla bir şey değil.

Bir avuç demokrasi istiyor.

Nefes alacak kadar.

Umut edecek kadar.

Sandığa inanacak kadar.

Ve en önemlisi, yarının bugünden daha kötü olmayacağına inanacak kadar…

Çünkü demokrasiye aç bırakılmış bir toplumun istediği şey saray değildir.

Sadece nefes alabileceği kadar bir gökyüzüdür.

(YENİGÜN GAZETESİ'NDEN ALINTIDIR)