Bir memlekette devletin kapısından girmek için diploma, sınav ve liyakat gerekiyorsa devlet vardır.

Ama devletin kapısından girmek için bir şeyhin elini öpmek, bir cemaatin referansını taşımak, bir vakfın kefaletini almak gerekiyorsa…

Orada başka bir devlet düzeni filizlenmeye başlamıştır.

Türkiye’nin hikâyesi biraz da budur.

Cumhuriyet, yalnızca padişahın yerine cumhurbaşkanını koymak için kurulmadı. Asıl mesele, kulluğu yurttaşlığa çevirmekti.

Egemenliği saraydan, şeyhten, aşiretten, imtiyazlı zümreden alıp millete vermekti.

Atatürk’ün yaptığı büyük devrim tam olarak buydu.

Fakat eski düzenler, eski alışkanlıklar ve eski güç ilişkileri bir kanun maddesiyle ortadan kalkmıyor.

Cumhuriyet geldi.

Şeyhlik zihniyeti ise bavulunu toplayıp gitmedi.

Şeyh Said’den Menemen’e, tekke ve zaviyelerin kapatılmasından çok partili hayata geçişe kadar uzanan süreçte dini otoritenin siyasal güç haline dönüşme ihtimali hep Türkiye’nin gündeminde kaldı.

Burada dikkat edilmesi gereken nokta şudur:

Mesele din ve inançlar değildir.

Mesele, dinin siyasete, siyasetin kadrolaşmaya, kadrolaşmanın da ekonomik imparatorluğa dönüşmesidir.

1925’te tekke ve zaviyelerin kapatılmasının arkasındaki temel düşünce de buydu. Cumhuriyet, yurttaşın bir başka faniye kayıtsız şartsız biat etmesini değil, hukuk karşısında eşit olmasını istiyordu.

Çünkü yurttaşın efendisi olmaz.

Yurttaşın yalnızca hukuku vardır.

Sonra Soğuk Savaş geldi.

Dünya iki kutba bölündü.

Türkiye’ye de “komünizmle mücadele” adına yeni bir toplumsal mühendislik uygulandı. ABD’nin Sovyetler Birliği’ni çevreleme stratejisinin bir unsuru olarak değerlendirilen Yeşil Kuşak yaklaşımı, Türkiye’de muhafazakâr ve antikomünist dini yapıların güçlenmesine uygun bir zemin yarattı.

12 Eylül ise bu zemini betonladı.

Sol ezildi.

Sendikalar susturuldu.

Siyaset budandı.

Toplumun önemli bir bölümü korkuyla yeniden biçimlendirildi.

Ve devletin resmi ideolojik çerçevesine “Türk-İslam sentezi” girdi.

Nasıl girdi..

Uğur MUMCU’ nun yazdığı yeşil kuşak projesi ile..

Maksat Komimize karşı İslam’i referanslara dayalı bir güç merkezi oluşturmak.

Menşei. Suudistan..

Petro doları var. Üst akıl kimin?

Amerika+ İngiliz işbirliği..

İşte bundan sonra tarikat ve cemaatlerin hikâyesi de değişti.

Eskiden tekke vardı.

Sonra dernek geldi.

Vakıf geldi.

Yurt geldi.

Okul geldi.

Medya geldi.

Şirket geldi.

Banka, hastane, inşaat, eğitim…

Ve nihayet tarikat holdingleri ortaya çıktı.

Şeyh artık yalnızca şeyh değildi.

Mürit yalnızca mürit değildi.

Arada para vardı.

Sermaye vardı.

Bürokrasi vardı.

Siyaset vardı.

Devlet vardı.

İşte tehlikeli eşik tam burasıdır.

Çünkü devletin içine giren bir cemaat, bir süre sonra devletin imkânlarını kendi örgütsel gücünü büyütmek için kullanmaya başlayabilir.

FETÖ bunun en ağır örneğidir.

15 Temmuz 2016, Türkiye’ye yalnızca bir darbe girişimi yaşatmadı.

Aynı zamanda yıllarca “cemaat”, “hizmet”, “eğitim”, “hayır” gibi kavramların arkasında büyüyen kapalı örgütlenmelerin devlet içinde ne kadar tehlikeli bir güç haline gelebileceğini gösterdi.

Ama Türkiye burada da yanlış bir ders çıkarabilir.

“Bir cemaat kötü çıktı, diğerleri iyidir” demek yetmez.

Asıl soru şudur:

Devlet neden cemaatlerin kadro alanı haline gelebiliyor?

Cevap basittir:

Liyakat zayıflarsa biat güçlenir.

Hukuk zayıflarsa sadakat önem kazanır.

Devlet kurumsallığını kaybederse tarikatlar güçlenir.

28 Şubat’ın hikâyesi de başka bir açıdan aynı paradoksu gösterdi.

Dindar toplumu bütünüyle karşısına alan hoyrat uygulamalar, muhafazakâr kesimlerde büyük bir mağduriyet yarattı.

Tarikatlar ve siyasal İslamcı yapılar da bu mağduriyeti sermayeye çevirdiler.

Yani Türkiye, iki yanlışın arasında sıkıştı:

Bir tarafta dini siyasetin sopası haline getirenler…

Öte tarafta dini hayatı baskıyla kontrol etmeye çalışanlar…

Oysa Cumhuriyet’in ihtiyacı ikisinden de kurtulmaktır.

Laiklik din düşmanlığı değildir.

Laiklik, devletin herhangi bir dinin, mezhebin, tarikatın veya cemaatin mülkü haline gelmemesidir.

Bugün Türkiye’nin önündeki gerçek mesele budur.

Devletin dini olmaz.

Devletin cemaati olmaz.

Devletin şeyhi olmaz.

Devletin hukuku olur.

Bunun için yapılması gereken de bellidir:

Bilimsel eğitim.

Şeffaf kamu yönetimi.

Güçlü hukuk.

Gerçek liyakat.

Ve hiçbir cemaatin, tarikatın, vakfın veya çıkar grubunun devlet içinde paralel bir kadro düzeni kurmasına izin vermeyen güçlü kurumlar.

Çünkü Cumhuriyet’in kuruluşundaki büyük fikir hâlâ geçerlidir:

Devlet, kulların değil yurttaşların devletidir.

Ve bir ülkede yurttaşlığın yerini biat almaya başladığında, tehlike artık tarikatın kapısında değil;

Cumhuriyet’in kapısındadır.

Bu oyun sürekli kılık değiştirir. Nihai hesap ülkeyi bölmek ve konfedere bir yapı haline getirip MİLLİ ULUS devletini yıkmaktır.

(YENİGÜN GAZETESİ'NDEN ALINTIDIR.)