Sessizlik genelde bir boşluk gibi algılanır. Konuşulmadığında sanki bir şey eksik kalmış, yarım bırakılmış gibidir. Oysa iletişimde sessizlik çoğu zaman kelimelerden daha fazla şey anlatır. Hatta bazen söylenenlerin önüne bile geçer.
Bir mesajın gelmemesi, bir sorunun cevapsız kalması, bir tartışmanın ortasında aniden susulması… Sessizlik her durumda aynı anlama gelmez. Kimi zaman düşünmek için verilen kısa bir moladır, kimi zaman kırmamak için seçilen bir geri çekilmedir. Ama bazen de konuşmak istememenin, yüzleşmekten kaçmanın en sessiz yoludur.
Sessizliği zor kılan şey, net olmamasıdır. İnsan zihni belirsizliği sevmez. Cevap gelmediğinde, suskunluk uzadığında, akıl hemen boşlukları doldurmaya başlar. “Bir şey mi yaptım?”, “Yanlış mı anlaşıldım?”, “Benden uzak mı duruyor?” gibi sorular peş peşe gelir. Sessizlik, açık bir cümle olmadığı için en çok yorumu da beraberinde getirir.
Bazı insanlar için susmak bir korunma biçimidir. Tartışmaktansa geri çekilmeyi, anlatmaktansa içine atmayı tercih ederler. Kısa vadede rahatlatıcıdır bu; çünkü çatışmayı erteler. Ama uzun vadede konuşulmayan her şey birikir. Ve birikenler, bir gün başka bir yerden, başka bir şekilde ortaya çıkar.
Öte yandan sessizlik her zaman olumsuz bir şey değildir. Bazen iki insanın yan yana susabilmesi, uzun uzun konuşmasından daha güçlüdür. Her an bir şey anlatma ihtiyacı duymamak, boşluğu doldurmaya çalışmamak, sessizlikte de rahat edebilmek… Bu, uzaklık değil, çoğu zaman gerçek bir yakınlıktır.
Asıl mesele, sessizliğin neyi temsil ettiğini anlayabilmektir. Susmak bir ihtiyaç mı, bir tercih mi, yoksa kaçış mı? Çünkü iletişimde problem çoğu zaman sessizlik değil; o sessizliğin ne anlama geldiğinin bilinmemesidir. Doğru yerde sessizlik insanı dinlendirir. Yanlış yerde uzadığında ise en çok konuşulması gereken şeyi daha da ağırlaştırır.