İktidarın muhalefete yönelik operasyonlarla siyasal sıkışmışlığını görünmez kılmaya çalıştığı bir dönemde, asıl soru başka yerde duruyor: Halkın karşısına çıkıp anlatacak yeni bir hikâyesi var mı? Çünkü siyaset boşluk kabul etmiyor. O boşluğu birileri mutlaka dolduruyor.
AK Parti’de işler iyi gitmiyor. Bunu artık yalnızca muhalefet söylemiyor; sokağın dili de bunu anlatıyor. Fakat iktidar, kendi içindeki siyasal sıkışmışlığı muhalefete yönelik operasyonlarla, CHP tartışmalarıyla ve belediye başkanları üzerinden yürütülen siyasetle perdelemeye çalışıyor.
Oysa bugün konuşulması gereken çok daha temel bir mesele var: AK Parti hukuken değil ama varlıksal olarak bir “butlan” duygusu yaşıyor.
Çeyrek asırlık iktidarın ardından Cumhurbaşkanı Erdoğan kendi teşkilatına “Sokağa çıkın, halkla konuşun” diyor.
Sokağın ve sahanın hakkını verecek milletvekillerini ve yöneticilerini seçseydi Sayın Erdoğan şu anda bu sıkıntıyı yaşamazdı. Milletvekillerinin hiçbiri halkın hiçbir kesimi tarafından tanınmıyor, bilinmiyor. Öyle bir aczi yet içindeler ki kendilerini destekleyen televizyon kanallarına dahi çıkmıyorlar. Yani bırakın halkın içine çıkmayı. Kendi televizyon kanallarına dahi çıkmıyorlar.
Anlatacak bir şeyleri yok. Medeni cesaretleri yok. O liyakate sahip isimlerle siyaset yapmıyorlar. Sayın Erdoğan'ın en güçlü yönü sahada, sokakta, meydanda, çarşıda, pazarda hakla kucaklaşmasıydı
Peki, hangi söylemle?
Merkez Bankası’nın enflasyon hedefleri tutmadı; bunu mu anlatacaklar?
“Faiz sebep, enflasyon sonuç” denildi, ardından faiz yükseltildi; bunu mu anlatacaklar?
“Dünya beşten büyüktür” denildi; bugün NATO toplantıları için şehirlerin sokakları, güvenlik bariyerleriyle vatandaşın hayatını zorlaştıracak hale getirildi; bunu mu anlatacaklar?
Vatandaşın ekonomik sıkıntısını, geçim derdini, yoksulluğunu nasıl açıklayacaklar?
İşte sorun tam burada.
Kendi insanlarının yanına çıkmakta zorlanan bir siyaset, başkasının alanını kapatmaya çalışarak ayakta kalamaz.
Çünkü doğa boşluk kabul etmez. Siyaset de etmez.
Bugün Özgür Özel’in yaptığı tam olarak budur: Sokakta oluşan boşluğu doldurmak.
Yürüyüşler, mitingler, halk buluşmaları, kamyon kasaları, traktör römorkları, banklar, sandalyeler…
İktidar bunlarla dalga geçebilir.
Ama siyaset tarihi bu görüntülere hiç de yabancı değil.
Rahmetli Necmettin Erbakan’ın yıllar önce propaganda çalışmaları sırasında kullandığı o meşhur pikap fotoğrafını hatırlayın. İnsanlar aracın kasasına adeta üst üste binmiş, ülkenin dört bir yanında siyaset yapıyordu.
O pikabın kasasından daha sonra bir cumhurbaşkanı, iki başbakan, bir bakan, dört milletvekili ve üç belediye başkanı çıktı.
O gün Erbakan’la dalga geçenler, onun siyasetini küçümseyenler, sonunda onun öğrencilerinin yönettiği bir Türkiye’yi gördü.
Bugün de Özgür Özel’i traktör römorkunda, kamyon kasasında, portakal kasasının üzerinde konuşuyor diye küçümsemek aynı siyasal yanılgının tekrarı olabilir.
Çünkü mesele nerede konuştuğunuz değil, insanın size kulak verip vermediğidir.
AK Parti açısından daha çarpıcı bir başka çelişki ise Kemal Kılıçdaroğlu meselesinde ortaya çıkıyor.
Dün Kılıçdaroğlu’nu ağır siyasi suçlamaların hedefi haline getirenler, bugün onun yeniden siyasetin gündemine gelmesinden rahatsızlık duyuyor.
Seccadeye bastı dediler.
Kandil’in diliyle konuşuyor dediler.
PKK konusunda ağır suçlamalar yönelttiler.
Siyasi itibarını yerle bir etmek için ellerindeki bütün siyasi malzemeleri kullandılar.
Şimdi ise aynı Kılıçdaroğlu yeniden siyasi tartışmaların merkezine geldiğinde, ortaya çok garip bir tablo çıkıyor.
Hz. Ömer’e atfedilen meşhur “helvadan put” hikâyesini hatırlamamak mümkün mü?
Kendi ellerinizle yaptığınız siyasi figürü, şimdi yine kendi ellerinizle tüketmeye çalışıyorsunuz.
Vatandaşın soracağı soru da çok basit:
“Bu adam dün kötüydü de bugün nasıl yeniden umut oldu?”
Siyasette dün söylediğiniz söz, bugün karşınıza sandıkta soru olarak çıkabilir.
KORUNAKLI SİYASET KAYBEDER
Bugün asıl dikkat çekici olan, iktidar siyasetçilerinin halkla arasına koyduğu mesafedir.
Korunaklı alanlar, korumalar, bariyerler, kontrollü programlar…
Oysa siyaset sokakta yapılır.
Halkın arasına girersiniz.
Esnafın yanına oturursunuz.
Pazara çıkarsınız.
Emeklinin, işçinin, öğrencinin derdini dinlersiniz.
Vatandaşın gözünün içine bakarsınız.
Özgür Özel’in bugün yaptığı yürüyüşlerin önemli tarafı da burada.
İnsan bunaldığında yürür, nefes alır.
Siyasetçi de bazen sıkıştığında sokağa çıkar.
Özgür Özel’in yürüyüşleri giderek bir siyasi iletişim aracına dönüşüyor. Çünkü sokakta karşılığını görüyor.
BİR SANDALYE YETER
Özgür Özel’in traktör römorkunda, kamyon kasasında ya da bir bankın üzerinde konuşmasıyla dalga geçilebilir.
Ama onun söylediği bir cümle, bütün bu tartışmanın özünü anlatıyor:
“Bana bir sandalye yeter.”
Yani bugün hangi bankın, hangi sandalyenin, hangi kamyon kasasının üzerinde konuşuyorsam, iktidar olduğumda da halkın karşısına yine buradan çıkacağım, diyor.
Siyasetin özü tam da budur.
İktidarın ihtiyacı olan şey yeni operasyonlar değil, yeni bir hikâyedir.
Çünkü halk, siyasetçinin nerede konuştuğuna değil, kendisinin yanında olup olmadığına bakar.
Ve tarih bize bir şeyi defalarca gösterdi:
Kamyon kasasıyla dalga geçenler, bir gün o kasadan çıkanların yönettiği ülkeyi seyretmek zorunda kalabilir