Türkiye ekonomisinin son yıllardaki hikâyesini tek bir kelimeyle açıklamak mümkün değil.
Ama bir zincir halinde bakıldığında tablo bütün çıplaklığıyla ortaya çıkıyor:
Yanlış faiz politikası, KKM, zombi şirketler, seçim ekonomisi ve sermaye transferi.
Bunlar birbirinden bağımsız beş ayrı mesele değildir.
Aynı ekonomik tercihin farklı sonuçlarıdır.
Önce faiz, ekonominin gerçeklerinden koparılarak aşağı çekildi.
“Faiz düşerse enflasyon da düşer” anlayışıyla para politikasının temel dengeleri zorlandı.
Sonuç ortada:
Kur baskısı arttı, enflasyon yükseldi, vatandaşın satın alma gücü eridi.
Fakat sorun burada bitmedi.
Kur üzerindeki baskıyı sınırlamak için bu kez Kur Korumalı Mevduat, yani KKM devreye sokuldu.
Devlet vatandaşa ve yatırımcıya kabaca şunu söyledi:
“Kur yükselirse aradaki farkı ben karşılarım.”
Peki, o “ben” kim?
Devlet!
Devlet kim?
Hepimizin parası.
KKM’nin faturası bütçeye, Merkez Bankası bilançosuna ve dolayısıyla toplumun tamamına yayıldı.
Böylece yanlış faiz politikasının yarattığı sorunu çözmek için yeni bir mekanizma kuruldu.
Sorun çözülmedi.
Sorunun faturası büyütüldü.
ZOMBİ ŞİRKETLER SAHNEDE
Bir başka sonuç ise kredi piyasasında ortaya çıktı.
Faizlerin ekonomik gerçekliğin altında tutulduğu dönemlerde ucuz krediye erişebilen şirketler, borçlarını çevirebildi.
Bunların arasında elbette üretim yapan, yatırım yapan, istihdam sağlayan şirketler de vardı.
Ama mesele sadece onlar değildi.
Kazandığı gelirle borçlarının finansman maliyetini karşılayamayan, sürekli yeni krediye ihtiyaç duyan, verimsizliği kronikleşmiş zombi şirketler de sistem içerisinde yaşamaya devam etti.
Normal bir piyasa ekonomisinde bu şirketlerin bir kısmı elenir.
Sermaye daha verimli işletmelere akar.
Ama ucuz kredi ve sürekli yeniden yapılandırma mekanizması devreye girerse ne olur?
Ekonomik tasfiye ertelenir.
Kaynaklar verimli şirketlere değil, borcunu çevirebilen şirketlere akar.
Böylece ekonomi üretkenlik yerine borç döndürme yeteneği üzerinden çalışmaya başlar.
İşte burada büyük ekonomik haksızlık ortaya çıkar.
Bir şirkete verilen yanlış fiyatlanmış kredi, başka bir şirketin ulaşamadığı kaynaktır.
Bir zombi şirketi ayakta tutmanın maliyeti, yeni yatırım yapmak isteyen girişimcinin kaybettiği fırsattır.
Ekonomide bedava para yoktur.
Birilerinin aldığı ucuz kaynağın bedelini başkaları öder.
SONRA SEÇİM EKONOMİSİ GELDİ
Bütün bunların üzerine seçim ekonomisi eklendi.
Seçime giderken kamu harcamaları arttı.
Kredi muslukları açıldı.
Gelir destekleri genişletildi.
Bütçe üzerindeki yük büyüdü.
Ekonominin üretim kapasitesinden daha hızlı bir talep yaratıldığında bunun adı refah artışı değildir.
Geleceğin gelirini bugünden harcamaktır.
Seçim kazanmak için kullanılan ekonomik araçların maliyeti ise seçimden sonra ortaya çıkar.
Enflasyonla.
Vergilerle.
Borçla.
Kurla.
Ve satın alma gücünün kaybıyla.
Siyaset bugün alkışı toplar.
Faturayı yarın vatandaş öder.
SERMAYE TRANSFERİ NASIL GERÇEKLEŞTİ?
Asıl ekonomik hesaplaşma ise burada başlıyor.
Çünkü bütün bu mekanizmaların sonucunda yalnızca fiyatlar değişmedi.
Servet dağılımı da değişti.
Enflasyon dönemlerinde borçlu ile alacaklı aynı durumda değildir.
Kur ve varlık fiyatlarındaki değişimden herkes aynı ölçüde etkilenmez.
Krediye, dövize, gayrimenkule, finansal araçlara ve ekonomik ayrıcalıklara erişebilenler kendisini daha kolay koruyabilir.
Sabit gelirli vatandaş ise gelirinin satın alma gücünü kaybeder.
Dolayısıyla mesele yalnızca “enflasyon yüzde kaç oldu?” sorusu değildir.
Asıl soru şudur:
Enflasyon kimin servetini azalttı, kimin servetini korudu veya artırdı?
İşte sermaye transferi dediğimiz mesele burada ortaya çıkıyor.
Devletin ve finans sisteminin aldığı kararlar ekonomik aktörleri eşit biçimde etkilemedi.
Bazıları korundu.
Bazıları borcunu çevirdi.
Bazıları kur artışından kendisini korudu.
Bazıları düşük maliyetli finansmana ulaştı.
Milyonlarca insan ise maaşıyla, emekli aylığıyla ve tasarrufuyla enflasyonun karşısında savunmasız kaldı.
FATURAYI KİM ÖDEDİ?
Şimdi bütün tabloyu yan yana koyalım:
Faiz politikası bozuldu.
Kur baskısı oluştu.
KKM devreye alındı.
Kamunun üstüne risk alındı.
MB para tabanını genişleterek ucuz kredi akıtıldı?
Zombi şirketler ve verimsiz yatırımlar sistem içinde tutuldu.
Seçim ekonomisi devreye girdi.
Kamu kaynakları ve talep daha da genişletildi.
Sonuçta:
Enflasyon yükseldi, satın alma gücü düştü ve servet dağılımı değişti.
Peki, bütün bunların bedelini kim ödedi?
Makamlarda oturanlar değil.
Maliye politikaları kararlarını verenler değil.
Sistemin ayrıcalıklı kesimleri hiç değil.
Asıl faturayı ücretliler, emekliler, küçük işletmeler, tasarruf sahipleri ve vergisini düzenli ödeyen vatandaş taşıdı.
Bugün Türkiye’nin ihtiyacı yeni bir makyaj değil, gerçek bir ekonomik hesaplaşmadır.
Kim hangi kararı aldı?
Hangi politika hangi sonucu doğurdu?
KKM’nin gerçek maliyeti neydi?
Hangi şirketler ucuz krediyle ayakta tutuldu?
Hangi kaynaklar verimsiz alanlara aktarıldı?
Seçim dönemlerinde ne kadar kaynak harcandı?
Ve bütün bu politikaların sonunda kim kazandı, kim kaybetti?
Bunlar sorulmadan ekonomi düzelmez.
Çünkü ekonomi yalnızca rakamlardan ibaret değildir.
Ekonomi aynı zamanda güç ve kaynak dağılımıdır.
Yanlış faiz politikası yalnızca faizi bozmadı.
KKM yalnızca kur riskini yönetmedi.
Zombi şirketler yalnızca şirketleri yaşatmadı.
Seçim ekonomisi yalnızca oy satın almadı.
Bütün bu mekanizmalar birleştiğinde ortaya çıkan sonuç, toplumun bir kesiminden diğerine doğru büyük bir ekonomik kaynak aktarımı oldu.
Ve artık soruyu değiştirmek gerekiyor.
“Enflasyonu nasıl düşüreceğiz?” kadar önemli başka bir soru var:
Bu enflasyonu kim yarattı, kim kazandı ve faturayı neden hep aynı insanlar ödedi?
Çünkü hesabı sorulmayan ekonomik yanlış, bir sonraki krizin hazırlığıdır.
Milletin cebinden çıkan para kaybolmadı. Bir yerlere gitti.
Şimdi mesele, o paranın nereye gittiğini bulmaktır.