Takvim yapraklarından biri daha rüzgâra kapılıp sessizce düştü. Ağustos'un tenimizi yakan kavurucu sıcaklarını, cırcır böceklerinin sesine karışan uzun yaz akşamlarını ve kızgın güneşin altında uzayan gölgeleri geride bıraktık. Şimdi, sararan yaprakların ve taze başlangıçların habercisi Eylül'ün kapısındayız...

Sabahları yüzümüze dokunan rüzgâr artık usulca ürpertiyor; akşamları gökyüzü, o canlı mavisini kızıla ve kızıla çalan mora bırakarak yavaş yavaş renk değiştiriyor. Yazın o üzerimize çöken ağır ve rehavet dolu sıcaklığı, yerini sonbaharın o hüzünlü ama bir o kadar da şefkatli dinginliğine bırakıyor.

Eylül, takvimde yalnızca yeni bir aya geçişi temsil etmez; Eylül, yazın telaşına edilen bir veda, yeryüzünün usulca dinlenmeye çekilişidir. Ama aynı zamanda, dökülen her yaprakla birlikte yeniden başlamanın da adıdır.

Hayatın garip ama muazzam bir dengesi var dostlar. Bir şeyler biterken mutlaka başka şeyler başlar. Bir kapı kapanırken ardında aralanan yeni kapıları çoğu zaman o anki telaşımızdan fark edemeyiz. Şimdi Ağustos'u uğurlarken, muhtemelen hepimizin zihninde yankılanan o ortak soru var: "Sahi, bir yaz daha ne ara, nasıl geçti?"

Daha dün gibi hatırlıyoruz; Haziran'ın o güneşli ilk günlerinde yazın gelişini konuşuyor, tatil planları yapıyor; denizin, güneşin ve bitmek bilmeyen uzun günlerin tadını çıkarıyorduk. Şimdi ise Eylül geldi çattı. Zaman işte böyle; ne ayak sesi çıkarıyor ne de kapıyı çalıyor. Sadece sessizce, rüzgâr gibi süzülüp geçiyor hayatımızdan. Ve biz onun asıl değerini, ancak geride bıraktığı izlere, anılara bakınca anlıyoruz.

Eylül, savrulan hayatların kendi yatağını bulduğu, her şeyin yeniden düzene girdiği bir aydır. Çok yakında okullar açılacak. Çocukların sırtlarında yeni çantaları, yüzlerinde hem tatlı bir heyecan hem de mahmur bir gülümsemeyle okul yolları şenlenecek.

Anne babaların o bitmek bilmeyen ama bir yandan da özlenen sabah telaşı başlayacak. Öğretmenler, tertemiz sınıflarında taze umutlarla öğrencilerini bekleyecek. Şehirler, yaz sakinliğinden silkelenip yeniden kalabalıklaşacak. Sokaklarda çocuk sesleri, duraklarda işe ve okula yetişmeye çalışan insanların hızlanan adımları çoğalacak.

Her sabah işe giderken karşılaştığım bu hayat dolu manzarayı çok severim.

Anadolu, özellikle de bizim güzel Eskişehir’imiz, Eylül'le birlikte yepyeni, sarı ve turuncunun en sıcak tonlarına bürünecek. Porsuk'un suları bile bir başka dingin akacak.

Yaz aylarının o sessizliğinin ardından, üniversite öğrencilerinin şehre dönüşüyle caddeler, parklar, kafeler ve tramvaylar yeniden canlanacak. Şehir, gençliğin o cıvıl cıvıl enerjisiyle adeta uykusundan uyanıp bir kez daha kendine gelecek.

Belki de Eylül'ü onca hüzne rağmen bu kadar güzel ve özel kılan şey tam olarak budur: Bize küllerimizden doğma, yeniden başlama cesareti vermesi...

Hepimizin hayatında yarım kalan hikâyeler vardır. Yutkunup da söyleyemediğimiz sözler, hep yarına ertelediğimiz kararlar, bir türlü ilk adımı atamadığımız hayaller... İşte Eylül, tüm bunların üstündeki tozu üflemek için harika bir fırsat sunuyor. Yeni bir sayfa açmak için illa takvim yapraklarının değişmesini beklemeye gerek yoktur elbette. Ancak insan doğası bu ya; "yeniden başlayabilirim" demek için bazen minik bir işarete, bir dönüm noktasına ihtiyaç duyar. İşte Eylül, gökyüzündeki o taze serinliğiyle bize fısıldanan işaretlerden biridir.

Belki bu ay, aylardır kapağını açmadığımız o kitabı daha çok okuyacağız. Belki uzun zamandır sesini duymadığımız eski bir dostun numarasını tuşlayacağız. Belki incittiğimiz ya da bize kırgın olan birinin kapısını çalıp gönlünü alacağız. Belki de en çok ihmal ettiğimiz kişiye, kendimize daha fazla zaman ayıracağız. Üzerimize bir şal alıp kahvemizi yudumlarken, sadece anın tadını çıkaracağız.

Çünkü hayat; sadece durmaksızın çalışmaktan, bitmeyen bir maratonda koşmaktan ve sürekli bir yerlere yetişmeye çabalamaktan ibaret değil. Bazen frene basıp durmak... Bazen ciğerlerimizi doldurana dek derin bir nefes almak... Bazen sadece başımızı kaldırıp gökyüzüne bakarak sahip olduklarımızın kıymetini bilmek gerekiyor. Eylül, sararan doğasıyla bize yavaşlamayı da hatırlatıyor.

Ağaçların yaprakları henüz tam anlamıyla toprağa dökülmeye başlamadı belki ama tabiat, o muazzam döngüsünde yavaş yavaş değişimin hazırlığını yapıyor.

Güneş, yazın o cömertliğinden vazgeçip artık bizimle biraz daha erken vedalaşıyor. Akşamların o incecik serinliği, usulca omuzlarımıza dokunup kendini hissettiriyor. Ve doğa bize aslında sessizce, rüzgârın diliyle şunu söylüyor: Değişim, hayatın ta kendisidir.

Önemli olan, sararıp düşen yapraklara bakıp değişimden korkmamak... Geride bıraktığımız günlerin hüznüne takılıp kalmadan, önümüzde uzanan taze günlere umutla bakabilmek. Çünkü hayat, geçmişte tükettiğimiz günlerden değil, tam da şu an avuçlarımızın içinde tuttuğumuz zamandan ibarettir.

Ağustos geçti, bitti. Şimdi Eylül'ün tertemiz, henüz yazılmamış ilk sayfasını hep birlikte açıyoruz. Yeni bir ay... Yeni umutlar, yeşermeyi bekleyen yeni başlangıçlar...

Dilerim bu Eylül, hepimiz için gönlümüzden geçen güzelliklerin, ertelediğimiz tüm iyiliklerin başlangıcı olur. Çocukların yüzündeki o saf tebessüm her sokağa yayılsın. Evlerimizin penceresinden huzur, sofralarımızdan bereket, kalplerimizden o paha biçilmez samimiyet hiç eksilmesin. Ve biz, zamanın o acımasız hızına yetişmeye çalışırken hayatın özünü ıskalamayalım.

Hoş geldin Eylül...