Annemin aramızdan ayrılışının üzerinden dört yıl geçti. Takvimler sessizce ilerledi; mevsimler değişti, baharlar geldi geçti. Ama onun yokluğu, hayatımızda ilk günkü ağırlığıyla duruyor.
Annemsiz geçen bu dört yılda anladım ki bir annenin varlığı, fark edilmeden tüketilen en büyük nimetti.
84 yıllık hayatını adeta bir kuyumcu hassasiyetinde yaşayarak fani dünyadan ebedi hayata hicret eden melek yüzlü annemi ve onun şahsında rahmeti rahmana kavuşan tüm anneleri rahmetle anıyorum.
Bundan tam üç yıl önce takvim yaprakları 8 Şubat 2022 Salı gününü gösterdiğinde mülk evinin sahibinden tahliye kararı verilen anacığım kuş gibi kanatlanıp seccadesi üzerinde Rabbine uçtu. Ardında susturulamayan bir özlem, kokusu sinmiş odalar ve kalbimize çöken derin bir sessizlik bırakarak.
Sabiha…
Bu benim anamın adı. Duyulmamış, bilinmemiş ama adı anıldığında içimi güneş gibi ısıtan bir isim.
Annemsiz geçen dört yılın ardından anlıyorum ki bazı isimler mezar taşına yazılmaz; insanın kalbine kazınır. Sabiha, benim kalbimde hâlâ konuşan, hâlâ nefes alan bir isim.
O, Sallahlı Mahallesi’nde dünyaya gelmiş; eski yaylanın suyu kadar saf, dipsiz bir göl gibi sessiz ve sakin bir Dörtkonak kızıydı. Hıdırellez’de, Ayliyas’ta açan bir menekşe kadar narin…
Gelin gittiği Turhanlı Mahallesi’nde herkesin “Sabiha yengesi, ablası”; Gümüşhane de o zamanki adı Karaer olan Mahallenin ise “Sebiha teyze”siydi.
Arı gibi çalışkandı. Elinin değdiği yer bereketlenir, gözünün gördüğü şey çoğalırdı. Sanki kanatlarını gökte bırakıp yeryüzüne inmiş bir melekti.
Az yer, az uyurdu. Dört çocuğunu büyütmek için gecesi gündüzüne karışmış, güneş doğmadan sabah namazıyla hayata başlayan cefakâr bir anaydı. Kimsenin etlisine sütlüsüne karışmadan, sadece evine ve işine adanmış bir ömür…
Evlatları olarak Dörtkonak’ın ayazında üşüyen yüreklerimiz onun nefesiyle ısınırdı. Sesinde, soluğunda, gözlerindeki ışıltıda hayatı onaran gizli bir kudret vardı.
Bu, sonradan kazanılmış bir meziyet değil; yaradılıştandı.
Babamın vefatından sonra 9 yıllık süreçte bazen Ankara’da, bazen Eskişehir’de, çoğu zaman Gümüşhane’de geçen günler… Evlatlarına ve torunlarına öyle sohbetler ederdi ki, akan suların yatağını temizlediği gibi yüreğimizi temizlerdi.
Hayat onu en sevdikleriyle erken sınadı.
Annesi Fatma’yı, ablası Güllale’yi, babası Şükrü’yü ve kardeşi Mehmet’i çok erken kaybetti.
Bu satırları yazarken zihni bir yolculuğa çıkıyorum.
Köyde sabahları yatağımın başucuna gelip saçımı okşayışı, sabah yelinin tenime değmesi gibiydi.
Kışa hazırlık olsun diye ormandan yakacak odun getirmem için “Hüseyin hadi kalk, kahvaltın hazır. Bahtiyar şimdi gelir. Meşe’ye (orman) gideceksiniz…”
O cümleler, hayatımın en güvenli sabahlarıydı.
Annemden dinlemiştim…
Evliliğinin ilk yıllarında dünyaya gelen evlatları doğar doğmaz toprağa vermişti. Bu yüzden bize titrerdi; korkusu sevgisine, sevgisi duaya dönüşmüştü.
Henüz beş aylıkken, ağlama nöbetlerim bitmeyince beni Gümüşhane’ye doktora götürmüş. Ne at var ne araba… Ağustos sıcağında, dik yamaçları aşarak…
Doktor: “Abla sen bu çocuğu yolda tedavi etmişsin,” demiş.
Ana yüreği işte…
Onun yokluğunda, çok sevdiğim Gümüşhane’ye eskisi kadar gidemiyorum. Çünkü her gelişimde sokaklar onun adını fısıldıyor, dağlar sesini geri çağırıyor. Attığım her adımda bir anısı karşıma çıkıyor; bir pencere önünde, bir kapı eşiğinde, bir sabah serinliğinde… Gittiğimde, içimde biriktirdiğim denizlerin kapakları ardına kadar açılıyor; taşan yalnızlık, yüreğimi sessiz ama derin bir hüzünle dolduruyor. Elimde değil.
Gümüşhane’ye gelişimde zaman bir yerde duruyor. Ama annem yok…
Ev duruyor, odalar duruyor, duvardaki resimler duruyor; ama ses yok.
Ömrü boyunca Kur’an’ı elinden düşürmeyen annem…
Şimdi anlıyorum…
Annem kendisiyle birlikte güzel olan ne varsa aldı götürdü.
Bize anasız bir evin sessizliği kaldı.
Zaman geçiyor sanıyoruz… Oysa bazı acılar zamana karışmıyor. Annemin yokluğu, kara kışın ayazında yüreğime kor ateş olarak düşen bir sızı gibi hâlâ içimde duruyor. Soğudukça yakıyor, sustukça derinleşiyor. Mevsimler değişse de bu acının takvimi yok; adı konulmamış bir hasret gibi kalbin en kuytusunda yaşamaya devam ediyor.
Üç yıl geçti annem…
Sensizliğe alışamadık ama sensizliğin ne demek olduğunu öğrendik. Evin kapısı hâlâ aynı yere açılıyor, odaların ışığı hâlâ yanıyor; fakat senin sesin yok. Yine de biliyorum, melek yüzünle kanatlanıp Rabbine uçtuğun o günden beri bizi yalnız bırakmadın. Dualarımızda, rüyalarımızda, bir ekmek kokusunda, bir sabah serinliğinde hep varsın.
Annemsiz geçen bu dört yılda kalbimize düşen her hüzün, seni biraz daha sevmeye dönüştü. Mekânın cennet, makamın ali olsun anam…
Rahmet olsun sana ve bütün annelere.