Nereden nereye!
2007 yılında bir mitingde ip atıp APO’yu niye asmıyorsunuz diye
serzenişte bulunan Devlet Bahçeli sonradan bir barış güvercini kesildi. Bebek katili APO'nun ipine sarılarak şimdi barışı gerçekleştirmeye çalışıyor.
Türkiye bir süredir siyasetin en ağır paradokslarından birini yaşıyor.
Yıllarca “bebek katili”, “terörist başı”, “İmralı canisi” denilen bir isim için şimdi “umut hakkı”, “statü”, “koordinatörlük” ve hatta “kurucu önder” kavramları konuşuluyor.
Hem de bunu söyleyen sıradan biri değil…
Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı Devlet Bahçeli.
Salı günü yapılan grup toplantısı aslında yalnızca bir konuşma değildi. O konuşma, Cumhur İttifakı’nın içindeki fay hattını açığa çıkardı. Çünkü Bahçeli’nin ağzından çıkan “umut hakkı” ifadesi Ankara siyasetinde adeta deprem etkisi yarattı.
Yetmedi…
“Kurucu önder” dedi.
MHP sıralarındaki yüz ifadeleri bile her şeyi anlatıyordu. Şaşkınlık, huzursuzluk, sessizlik… Ertesi gün gazeteler manşeti attı. Günlerce televizyon ekranlarında aynı soru tartışıldı:
“Devlet ne hazırlıyor?”
Fakat mesele yalnızca Öcalan değil. Asıl mesele, Cumhur İttifakı’nın içinde büyüyen siyasi güvensizlik.
Çünkü Bahçeli’nin son çıkışları artık sadece “terörsüz Türkiye” söylemiyle açıklanamıyor.
Öcalan’a “barış süreci koordinatörlüğü” önerisi yapılması, ardından DEM Parti’den gelen destek açıklamaları, siyasetin eksenini tamamen değiştirdi.
Ve işin en kritik noktası şu:
AK Parti bu tartışmadan rahatsız.
Çünkü Erdoğan siyasetin en kritik refleksini çok iyi biliyor:
Toplumun sinir uçlarına dokunan bir konuda faturayı kimin ödeyeceğini…
Bu yüzden Erdoğan dikkat ediyor. Öcalan’ın adını ağzına almıyor. Mesafeli duruyor. Süreci görünmez yürütmeye çalışıyor. Çünkü AK Parti tabanı açısından Öcalan’ın sürekli gündemde tutulması ciddi bir siyasi maliyet üretiyor.
Ama Bahçeli frene basmıyor.
Tam tersine sürekli vites yükseltiyor.
Peki neden?
Çünkü MHP artık büyük bir siyasi kuşatma altında olduğunu düşünüyor.
İYİ Parti çıktı.
Zafer Partisi çıktı.
Anahtar Parti çıktı.
Milliyetçi taban parçalandı. Her kopan parça MHP’den oy götürdü. Ama geri dönüş olmadı. MHP ilk kez kendi çekirdek alanını kontrol edememeye başladı.
Ve Bahçeli’nin gördüğü büyük korku şu:
“MHP tasfiye mi ediliyor?”
Çünkü Erdoğan’ın siyasi geçmişine bakıldığında aynı yöntem tekrar tekrar görülüyor. Yol yürüdüğü yapıları zamanı gelince kenara koyan bir siyasal pragmatizm…
ANAP’tan Refah’a…
Cemaatten eski AK Partililere kadar…
Türk siyaseti bunun örnekleriyle dolu.
Şimdi MHP kendisini o sıranın bir sonraki halkası olarak görüyor.
Bahçeli’nin sertleşmesinin nedeni biraz da bu.
“Muhalefet edecekseniz iktidara edin” çıkışı aslında gizli bir serzenişti. Bir mesajdı. Hatta bir iç hesaplaşmaydı.
“Bu projenin sahibi yalnız ben değilim” demeye çalışıyordu.
Çünkü anketler kötü geliyor.
MHP eriyor.
Fakat dikkat edin…
Bazı anketlerde MHP’nin oyu sürekli olduğundan yüksek gösteriliyor. Çünkü Cumhur İttifakı’nın psikolojik dengesi korunmaya çalışılıyor. MHP’nin baraj altı görüntüsü vermesi bile siyasette büyük kırılma yaratabilir.
Bahçeli bunu görüyor.
Bu yüzden eski MHP kadrolarına çağrı yapıyor. Yeni bir siyasi savunma hattı kurmaya çalışıyor. Hatta CHP’ye bile “Gelin siyaseti burada yapın” diyerek alışılmadık mesajlar veriyor.
Çünkü artık mesele sadece ittifak değil…
Mesele siyasi hayatta kalma meselesi.
Fakat işin en çarpıcı tarafı şu:
Bir dönem idam ipini meydanlarda sallayan siyaset, bugün Öcalan için “statü” tartışıyor.
“Koordinatör olsun” deniyor.
“Statüsü netleşsin” deniyor.
Türkiye’de siyaset bazen hafızasını kaybediyor.
Dün söylenenle bugün savunulan arasında devasa uçurumlar oluşuyor.
Ve toplum şimdi doğal olarak şu soruyu soruyor:
Dün “vatan meselesi” denilen şey bugün nasıl “müzakere başlığına” dönüşüyor?
O zaman soralım?
Toplum bilgilendirildi mi?
Biz terörden arındırılmış Türkiye'den yanayız.
Elbette ki kan akmamalı, durmalı.
Türkiye sükûnet içinde bir, barışçı günlere ermeli. Ancak ne dereceye kadar
Bu komisyonun çabaları sonuç verecek?
Nasıl bir anlayışa gidecek?
Eğer bu gerçekten bir “devlet projesi” ise, o zaman toplumun bilgilendirilmesi gerekir. Çünkü devlet aklı adına yürütülen her süreç, demokrasi içinde millete hesap vermek zorundadır.
Yok eğer bu yalnızca siyasi ömrü uzatma hamlesiyse, işte o zaman Türkiye çok daha büyük bir güven krizine sürüklenir.
Çünkü bu millet en çok da şunu unutmaz:
Dün kırmızıçizgi dediklerini, bugün siyasi pazarlık masasına koyanları…