İbn-i Haldun, devletlerin yükselişini ve çöküşünü anlatırken gücün en büyük zaafının, kendi kendini kutsamaya başlaması olduğunu söyler.
İktidarın ilk yıllarında liderlerin kapısı açıktır. Farklı sesler dinlenir, eleştiriler önemsenir, liyakat ve ehliyet değer görür. Çünkü zirveye çıkmak için akla ihtiyaç vardır.
Fakat zirveye ulaşıldığında insan tabiatının en eski imtihanı başlar:
Gücü paylaşabilmek.
İşte o noktada birçok lider, kendisini daha ileri taşıyan güçlü kadroları yanında tutmak yerine, kendi gölgesinden bile rahatsız olmaya başlar.
Tarih bunun örnekleriyle doludur.
Demirel’den sonra DYP’nin yaşadığı savrulma, Özal’dan sonra ANAP’ın dağılması, Ecevit sonrası DSP’nin bir hatıraya dönüşmesi, Baykal sonrası CHP’nin uzun iç hesaplaşmaları ve Akşener sonrası İYİ Parti’nin verdiği kurumsal sınav, aslında aynı hikâyenin farklı bölümleridir:
Türkiye’de siyasi partiler çoğu zaman lider yetiştiren okullar değil, liderlerin etrafında kurulan geçici iktidar alanları olmuştur.
Bugün siyaset meydanlarında en çok kullanılan kelimelerden biri "ortak akıl"dır.
Ne kadar güzel bir ifadedir.
Ancak ortak akıl, bir kişinin kürsüden "Ben ortak aklı temsil ediyorum" demesiyle oluşmaz.
Ortak akıl; itirazın ihanet sayılmadığı, eleştirinin düşmanlık olarak görülmediği, farklı görüşlerin korkmadan konuşabildiği bir siyasi iklimin ürünüdür.
Demokrasi, alkışlayan insanların çokluğuyla değil, itiraz edebilen insanların özgürlüğüyle ölçülür.
Bugün dünyanın bazı ülkeleri "cumhuriyet" adını taşır ama vatandaşları özgür değildir.
Bazı ülkeler ise "krallık" adıyla yönetilir ama hukuk, kurumlar ve demokrasi bakımından birçok cumhuriyetten daha ileri standartlara sahiptir.
Demek ki mesele tabelaya yazılan isim değil; o tabelanın arkasındaki ahlâk, hukuk ve siyasi kültürdür.
Cenap Şahabettin'in o zarif benzetmesini burada hatırlamak gerekir:
Su, küçük taşların üzerinden büyük bir gürültüyle geçer; fakat büyük kayaların yanına geldiğinde sessizce kıvrılır.
Toplumların da bazen böyle bir zaafı vardır.
Gücün sahibine söz söyleyemeyenler, onun etrafındaki küçük aktörlerle mücadele etmeyi tercih ederler.
Oysa kötü danışmanlardan, zayıf kadrolardan ve kifayetsiz çevrelerden şikâyet etmeden önce şu soruyu sormak gerekir:
O insanları o makamların çevresine kim topladı?
Hiçbir hükümdarın, hiçbir liderin, hiçbir siyasi yapının çevresi gökten inmez.
Onları seçen, onları yükselten ve onlara yetki veren bizzat liderin kendisidir.
Sultan Abdülhamid için sıkça söylenen "Aslında iyi bir hükümdardı, etrafı kötü insanlarla çevriliydi" sözü de bu yüzden eksik bir değerlendirmedir.
Çünkü o çevreyi oluşturan irade de yine merkezdeki iradedir.
Sonuç olarak mesele sadece liderlerin iyi veya kötü olması değildir.
Asıl mesele, liderlerden daha uzun ömürlü kurumlar inşa edebilmektir.
Gerçek devlet adamı, koltuğunu kendisine mahkûm eden değil; kendisi çekildiğinde de ayakta kalabilecek kurumlar bırakandır.
Çünkü liderler fanidir.
Fakat güçlü kurumlar ve yerleşmiş bir demokratik kültür, milletlerin gerçek mirasıdır. (Yenigün Gazetesi'nden alıntıdır.)