Daha birkaç gün önce, turnuvanın o ilk düdüğü çalındığında içimizde beslediğimiz o umut dolu heyecanı hatırlıyorum. İlk maçın ardından yükselen sert seslere, ekran başından yükselen o ilk öfkeli uğultulara karşı durmuş; "Durun, daha çok erken, bu çocuklara zaman lazım" diyerek kalemi elime almıştım.
Futbolun sabır işi olduğunu, turnuva havasının sonradan yakalanacağını savunmuştum. Fakat ne acı ki futbolun o acımasız gerçekliği, Paraguay maçının son düdüğüyle birlikte tokat gibi yüzümüze patladı.
Bugün ekranlarda, köşelerde yapılan tüm o ağır eleştirilerin, canı yanan yorumcuların haykırışlarının ne kadar haklı olduğunu kabul etmekle başlıyorum yazıma. Yanılmışız. Hem de çok büyük yanılmışız!
Sahadaki o dağınık, ne yaptığını bilmeyen, ruhunu kaybetmiş oyunu izlerken içim sızladı. Karşımızda, bizim yarımız kadar bile futbol yatırımı olmayan, oyuncularının piyasa değeri bizimkilerin yanına yaklaşamayan bir Paraguay vardı. Ama onlar bir "takım" gibi oynarken, bizimkiler adeta zoraki bir araya getirilmiş yabancılar (!) topluluğu gibiydi.
Oysa bu ülkenin çocukları, Avrupa’nın en elit kulüplerinde, dünyanın en zorlu liglerinde elit seviyede top koşturuyor. Milyon avroluk kadro değerimizle, tribünleri dolduran binlerce gurbetçimizin ve ekran başındaki 85 milyonun yarattığı o muazzam sinerjiyle bu sonucu, bu acizliği asla ama asla hak etmedik.
Dünya Kupası gibi dev bir arenaya en erken veda eden iki ülkeden biri olmak, Türk futbol tarihine kara bir leke olarak geçmiştir.
Bu başarısızlığın mimarlarını uzakta aramaya gerek yok. Teknik direktör Montella, taktiksel körlüğü ve hamle yetersizliğiyle bu çöküşün en büyük sorumlularından biridir.
Sahadaki oyuncuların yerini değiştirmekten, takıma bir kimlik kazandırmaktan,takımlarda forma şansı bulamayan oyucu tercihleri, aciz bir yönetim sergiledi. Ancak fatura sadece saha kenarına kesilemez.
Türkiye Futbol Federasyonu Başkanı İbrahim Hacıosmanoğlu...Boyundan büyük laflar edip,umut tacirliği yaptı.“20 Temmuz’ da final oynayıp dünya kupasını kazanacağız” peh peh peh…
Oturduğu koltuktan bir an önce kalkmalıdır. Böyle öngörüsüz idareciler kurumlarına zarar veriyor.
O sebeple Futbol Federasyonu’nun hayalci başkanından yönetim kuruluna, malzemecisine kadar bu enkazın doğrudan ortağıdır. Turnuvaya hazırlık sürecini yönetemeyenler, prim tartışmalarıyla, vizyonsuz planlamalarla bu çocukların zihnini bulandıranlar bugün aynaya bakmalıdır.
Meselenin daha derin, daha yapısal bir sancısı daha var ki, o da Süper Lig’imizin acınası halidir. Ligimize dönüp bir bakın; gol krallığı yarışındaki isimlerin tamamı yabancı. Kendi topraklarımızda gol atacak, formanın ağırlığını sırtlayacak bir tane bile yerli forvet yetiştiremiyoruz.
Ülkemiz adeta Avrupa’nın, Güney Amerika’nın yaşlı ve ununu elemiş yabancı oyuncu çöplüğüne dönmüş durumda. Gençlerimizin önünü kapatan bu kontrolsüz yabancı oyuncu furyasına acilen, hiç vakit kaybetmeden sert bir sınırlama getirilmelidir.
Kendi evlatlarımıza güvenmediğimiz sürece, daha çok turnuvanın ardından böyle gözyaşı döker, başarıyı rüyamızda görürüz.
Şimdi elimizde kalan tek şey koca bir hayal kırıklığı ve buruk bir hüzün. Bize sahadaki trilyonluk ayakların ruhsuz gezintisi değil; milli ruhu, o kutsal formanın heyecanını kalbinde gerçekten taşıyacak, forması için sahasını kanının son damlasına kadar savunacak karakterli oyuncular gerek.
Karakter derken saçını, sakalını ön plana çıkarmayan oynayacağı futbolla zihinlerde yer edecek oyuncular görmek istiyoruz.
Bu büyük millet, bu erken vedayı ve bu mahcubiyeti hiç hak etmedi.
Umarım bu tokat, Türk futbolunu yönetenlerin aklını başına getirmeye yeter.
(Yenigün Gazetesi’nden alıntıdır.)