Anayasamız “siyasi partileri demokrasimizin vazgeçilmez unsuru” olarak tanımlamış.

Siyasi partilerin üyeleri vardır. Delegeleri vardır.

İl başkanları vardır. Kurultayları vardır.

Kararlar partinin tüzüklerindeki uygulamalar doğrultusunda alınırdı. En azından öyle olduğu varsayılırdı.

Bugün ise insanın aklına başka bir soru geliyor:

Partiler belediyeleri mi yönetiyor, yoksa belediyeler partileri mi?

Asıl tartışılması gereken mesele budur.

CHP'nin yeni yönetiminden bazı isimler, "Belediye başkanları kendilerini partinin genel başkanı gibi görmeye başladılar." diyor.

İnsanın aklına ister istemez şu söz geliyor:

Günaydın efendim. Onları aday gösterirken aklınız neredeydi?

Bunun Türkçesi şudur: Parti var gibi görünüyor; ama piyanonun tuşlarına başka yerden basılıyor.

Kimse alınmasın.

Siyasette bazen herkesin bildiği gerçekleri yeniden hatırlatmak gerekir.

Bugün bir il başkanı seçilirken, partinin nitelikli üyelerden oluşan gerçekten örgüt mü karar veriyor?

Milletvekili listeleri hazırlanırken üyelerin iradesi mi belirleyici oluyor?

Belediye meclis üyeleri belirlenirken örgütün ağırlığı mı hissediliyor? Yoksa herkes sonucu daha sandık kurulmadan biliyor mu?

İşte bütün mesele burada başlıyor. Parti içi demokrasi anlatılırken söz sürekli üyeden açılıyor.

Ama karar anı geldiğinde gözler başka kapılara çevriliyor.

Sonra çıkıp "seçilmiş irade" deniliyor.

Kim seçmiş?

Bin küsur delege...

Peki, o delegeler kimi temsil ediyor?

Gerçekten üyeyi mi, yoksa kendilerini o koltuklara taşıyan güç merkezlerini mi?

CHP'de yaşanan kavganın özeti de budur. "Baba ocağı" deniliyor.

Ama ocakta huzur değil, sürekli yangın var.

Bir tarafta "seçilmiş genel başkan", öbür tarafta "seçilmemiş genel başkan" tartışması...

Oysa seçimin kendisi bile delege sisteminin ipoteği altında yapılmışsa, meşruiyet tartışmasının bitmesi mümkün müdür?

Delegelik sistemi yıllardır aynı isimleri, aynı ilişkileri ve aynı güç odaklarını besliyor.

Üyenin sesi ise neredeyse hiç duyulmuyor.

Neden?

Çünkü CHP'de siyasi baronluk düzeni var.

Bu düzen basit bir örgütlenme modeli değil; katman katman yükselen bir güç piramididir.

Mahalledeki partiye kayıtlı üyelerin seçtiği delegeler,

Bu delegelerin seçtiği ilçe delegeleri,

- İlçe delegelerinin belirlediği ilçe başkanı ve yönetimi,

- İlçe kongrelerinden çıkan il delegeleri,

- İl delegelerinin seçtiği il yönetimi ve kurultay delegeleri,

- Kurultay delegelerinin belirlediği genel başkan, Parti Meclisi ve diğer organlar...

Örgüt silsilesi budur. Yani tepeden bakıldığında tipik bir piramit.

12 Eylül'ün merkeziyetçi anlayışını çağrıştıran bir örgütlenme modeli... Bu tip yapılarda katılımcı demokrasi olur mu?

Olmaz.

Yıllardır yazıyorum. Bu tür oligarşik yapılardan oluşan bir siyaset, ülkeyi çağdaşlaştıramaz. Bozuk düzen dediğimiz de tam budur.

Çünkü bu sistem; bilgiyi, birikimi ve niteliği değil, sistemin içinde yükselmeyi bilenleri öne çıkarır.

Onun için demokrasimiz bir arpa boyu yol alamıyor.

Kısacası, sistem sorgulanmadıkça sistemden beslenenler çoğalır. Sistemden beslenenler de sistemi değiştirmez.

Siyasal sistem bu örgütlenme piramidi üzerine kurulduğu için, "Neden siyaset düzelmiyor?" sorusunun en kestirme cevabı da budur.

Çünkü sistem feodal bir mantıkla işlemektedir. Bu yapıyı bozacak ciddi bir adım, bugüne kadar düzen partileri tarafından bilinçli olarak atılmamıştır.

Bir başka temel sorun ise siyasetin finansmanıdır. Politikamız şeffaf değildir.

Hesap sorulamaz. Bu alanlar kırmızı alanlardır..

Sıkıntı burada başlıyor.

Dokunulmaz alanlarda siyaset yapıldığınızda her kes tango yapmaya başlıyor.

Gücü elinde tutanın hesap vermediği bir anlayış hâkimdir.

Şimdi dönüp CHP örneğine bakalım.

Beş, altı, yedi dönem milletvekilliği yapanlar... Üç, dört, beş dönem belediye başkanlığı yapanlar...

Yıllardır aynı koltuklarda oturanlar...

Hadi arkadaş yeter artık denildiğinde önünüze hemen halk bizi seçiyor. Halk bizi seviyor diyorlar..

Peki, o zaman halk seni o kadar çok seviyorsa çık bağımsız aday ol denildiğinde de orada olmaz öyle ey deyip işin içinden sıyrılmaya çalışılıyor.

Çünkü örgüt dediğiniz şey ise onlar için bir aparat haline geliyor.

Bütün bunlara rağmen hâlâ demokrasi dersi veriyorlar.

Samimi buluyor musunuz?

Cevabını siz verin.

+++++

Bir de dillerinden düşürmedikleri bir büyülü kelime var: Liyakat...

Doğrusu bu kelimeyi duydukça gülümsüyorum. Söyleyenlere bakıyorum. Kendilerinde miligram liyakat yok.

Peki, siyasette liyakat denilince ne anlıyoruz?

Ben; bilgiyi, birikimi, ehliyeti ve topluma karşı sorumluluğu anlıyorum.

Ama bizde çoğu zaman güzel slogan atanlar...

Etkileyici nutuk çekenler...

Hamasi söylemler kuranlar...

Daha makbul sayılıyor.

Gerçek anlamda liyakat sahibi insanlar ise çoğu zaman işine, gücüne bakıyor.

Siyasetin meydanı başkalarına kalıyor. Şimdilik onlar kendi oyunlarını oynuyorlar.

Üst akıl ise gölge oyununu yönetiyor.

İpler onların elinde...

Sahnede Hacivat ile Karagöz...

Perde kapanıyor.

Demokrasi ise bir türlü sahneye çıkamıyor.

Dış ses, haydi arkadaşlar oyun bitti. Evi olan evine!. Diyor...

(YENİGÜN GAZETESİ'NDEN ALINTIDIR)