Bu sorunun cevabı aslında basit:
Evet… Sahipsiz.
Ama bu sahipsizlik bugünün meselesi değil.
Bugün yalnızca görünür hale gelmiş bir sonucun adı.
Eskişehir’in hikâyesi uzun zamandır aynı yerden akıyor:
Bir fikir doğuyor…
Sonra o fikirle birlikte görünmez bir direnç hattı da doğuyor.
Otuz yıldır bu şehri izliyorum.
İçindeyken de gördüm, dışındayken de…
Değişen şey projeler değil, projelere verilen refleks.
Bir şey önerilir:
Hoop… Önce bir duraksama.
Sonra “uygun değildir”.
Ardından o klasik cümle: “Teknik olarak mümkün görülmemiştir.”
Şehir böyle böyle alışmış durmaya.
Yılmaz Hoca’nın hidroterapi projesi…
Fabrikalar Bölgesi’nin yeniden yapılanma fikirleri…
Hızlı tren için gar yerinin tartışması…
Muttalip-Bozdağ eteklerinde yeni kent modeli arayışları…
Su havzalarının korunması…
Altın madeni ve çevre tartışmaları…
Gemlik tren yolu bağlantısı?
URAYSİM!
Ve onlarcası..
Hepsinin ortak bir kaderi var:
Başlamak değil, dirençle karşılaşmak.
Ve bu direnç bazen açık bir itiraz değil, daha sinsi bir şeydir:
bekletmek, sulandırmak, yorulmasını sağlamak.
Şehir böyle bir kültürün içinde büyümüş.
Bugün Kızılinler meselesi de aslında yeni bir dosya değil, bu eski refleksin güncellenmiş halidir.
Kızılinler sadece bir arazi değildir.
Bu şehir için kaçırılmış bir eşik ile henüz geçilememiş bir fırsat arasındaki çizgidir.
Termal turizm… Sağlık ekonomisi…
Rehabilitasyon merkezleri… Oteller… Kongre turizmi…
Yan sanayi, hizmet sektörü, istihdam zinciri…
Bunların toplamı basit bir yatırım değildir.
Bu, Eskişehir’in ekonomik karakterini değiştirecek bir dönüşüm potansiyelidir.
Yani mesele bir “proje yapılacak mı yapılmayacak mı” meselesi değil;
mesele bir şehrin kendini yeniden tanımlama ihtimalidir.
Ama tam da burada yine o eski refleks devreye giriyor.
19 kurumun 18’i olumlu görüş veriyor…
Bir kurum “olmaz” diyor…
Ve şehir “olur” dan vazgeçiyor.
Bu tablo teknik değildir.
Bu tablo idari bir matematik hiç değildir.
Bu, daha çok şuna benzer:
Geleceği mümkün kılan çoğunluk değil,
geçmişe tutunan azınlık belirliyor.
Rüştü Şentuna’nın Kızılinler Hava Kampüsü üzerinden söylediği şey bu yüzden önemlidir.
“Cesaretim kalmadı.”
Bu cümle bir yatırımcının kişisel kırgınlığı değildir.
Bu, bir şehrin yatırım üretme kapasitesinin alarmıdır.
Çünkü bu şehirde garip bir denge vardır:
Yapmak isteyen yorulur,
engellemek isteyen hiç yorulmaz.
Sonra herkes aynı döngüye girer:
Ticaret Odası sızlanır.
Sanayi Odası sızlanır.
Esnaf sızlanır.
Sendikalar sızlanır.
Emekli sızlanır.
Herkes sonuçtan şikâyet eder,
ama sonuca giden yolu kimse tartışmaz.
Bir zamanlar bu şehre gerçekten sahip çıkanlar vardı.
Ama şehir onlara sahip çıkmayınca,
bugün “sahipsizlik” dediğimiz şey ortaya çıktı.
Aslında mesele basit:
Eskişehir, potansiyeli olan ama potansiyelinden korkulan bir şehir haline geldi.
Ve Kızılinler tam bu noktada bir turnusol kâğıdıdır.
Eğer Kızılinler hayata geçerse:
Bu şehir sadece turizm kazanmaz.
Bir ekonomik ekosistem kurar.
Eğer geçemezse:
Sadece bir proje kaybolmaz.
Bir zihniyet kazanır.
Şehirler bazen kaynak eksikliğinden değil, karar verememe alışkanlığından kaybeder.
Eskişehir bugün tam oradadır.
O yüzden soru hâlâ aynı yerde duruyor:
Şehir sahipsiz mi?
Evet.
Ama belki de daha acı olan şu:
Şehir, kendi sahipsizliğini üretmeyi öğrenmiş durumda. Her ne kadar kalkınma platformu kurulsa da,kalkınma ajansıda olsa sonuç değişmeyecek.
Bunu sağlık tesislerinden biliyoruz. Özelleştirme idaresinin listesinde yer alan kupon arazilerden biliyoruz.
TOKİ’nin yaptıklarından biliyoruz.
Kocakırdan biliyoruz.
Kısacası inşallah la avutuluyoruz.
Bu sistemden hesap soramıyorsunuz.