Dünya yeniden diken üstünde…

Bir tarafta Rusya-Ukrayna savaşı üçüncü yılına yaklaşırken cephelerden yükselen barut kokusu… Diğer tarafta Gazze'de yürekleri dağlayan katliamlar… İran, Suriye, Irak ve Doğu Akdeniz hattında her an yeni bir krize dönüşebilecek gerilimler…

İnsanlık, barışın sesini top seslerinin bastırdığı bir dönemi yaşıyor.

Tam da böyle bir atmosferde NATO liderlerinin Ankara'da bir araya gelecek olması, sıradan bir diplomatik toplantının çok ötesinde anlam taşıyor.

Çünkü masanın ev sahibi Türkiye…

Türkiye'nin NATO serüveni, Cumhuriyet tarihinin en önemli dış politika dönüm noktalarından biridir.

İkinci Dünya Savaşı'nın ardından şekillenen iki kutuplu dünya düzeninde Sovyetler Birliği'nin Boğazlar ve Doğu Anadolu üzerindeki talepleri, Türkiye'yi güçlü bir güvenlik şemsiyesi arayışına yöneltti.

1950'de Kore Savaşı patlak verdiğinde Türkiye, henüz NATO üyesi değildi.

Yaklaşık 15 bin kilometre uzaklıktaki Kore'ye gönderilen Mehmetçik, yalnızca savaşmadı; kahramanlığıyla bütün dünyanın saygısını kazandı.

Ve 18 Şubat 1952...

Türkiye resmen NATO ailesine katıldı.

O günden bugüne kadar Türkiye, ittifakın en güçlü ordularından biri oldu. Balkanlar'dan Afganistan'a, Kosova'dan Akdeniz'e kadar birçok NATO görevinde en ön safta yer aldı.

İncirlik'ten Kürecik'e kadar stratejik üslerini müttefiklerinin kullanımına açtı.

Avrupa'nın güvenliği denildiğinde akla gelen ilk ülkelerden biri oldu.

Ancak madalyonun öteki yüzü de vardı.

Türkiye, çoğu zaman NATO'nun güvenliği için fedakârlık yaptı.

Peki aynı hassasiyeti NATO, Türkiye söz konusu olduğunda gösterebildi mi?

“Hayır” dediğinizi duyar gibiyim.

Geriye doğru gidip biraz araştırma yaptığımda….

1964 yılında dönemin ABD Başkanı Lyndon Johnson'ın gönderdiği mektup, Türkiye'nin Kıbrıs'a müdahalesini engellemeye yönelik bir baskı belgesiydi.

1974 Kıbrıs Barış Harekâtı sonrasında uygulanan silah ambargoları ise müttefiklik ruhuna ağır darbe vurdu.

PKK terörüyle mücadelede yıllarca beklenen dayanışma gösterilemedi.

Son yıllarda ise Suriye'nin kuzeyinde Türkiye'nin terör örgütü olarak gördüğü yapılara bazı NATO üyesi ülkelerin verdiği destek, Ankara'da derin bir güven bunalımı oluşturdu.

Savunma sanayisinde uygulanan örtülü ambargolar, F-35 programından çıkarılmamız ve çeşitli silah satışlarına getirilen kısıtlamalar da "ittifak ruhu" tartışmalarını daha da büyüttü.

Türkiye, üzerine düşeni yapan müttefik olduğunu defalarca gösterdi.

Fakat aynı dayanışmayı her zaman göremedi.

İşte bu sebeplerden dolayı NATO’ya hep kuşku ile baktım.

Bugün NATO yalnızca askerî bir ittifak değildir.

Aynı zamanda büyük güçlerin çıkarlarının kesiştiği devasa bir güvenlik ve siyaset platformudur.

Resmî söylemde demokrasi, özgürlük ve ortak savunma ön planda tutulurken; perde arkasında enerji koridorları, doğal gaz hatları, ticaret yolları, savunma sanayisi, silah ekonomisi ve jeopolitik hesaplar belirleyici olmaktadır.

Uluslararası ilişkilerde duygular değil, çıkarlar konuşur.

NATO'nun genişleme kararlarından kriz bölgelerindeki tutumuna kadar pek çok gelişme de bu gerçeği doğrulamaktadır.

Bu nedenle zaman zaman şu soru yüksek sesle sorulmaktadır:

NATO gerçekten ortak güvenlik örgütü müdür, yoksa küresel güç mücadelesinin en etkili araçlarından biri midir?

Bu sorunun cevabı, bakış açısına göre değişebilir.

Ancak değişmeyen gerçek şudur:

Türkiye olmadan Karadeniz'in güvenliği eksik kalır.

Türkiye olmadan Boğazların güvenliği düşünülemez.

Türkiye olmadan Orta Doğu denklemi kurulamaz.

Türkiye olmadan Kafkasya ve Doğu Akdeniz hesapları tamamlanamaz.

İşte bu yüzden Türkiye, yalnızca NATO'nun bir üyesi değil; aynı zamanda vazgeçemeyeceği stratejik merkezidir.

Bugün Ankara, yalnızca Türkiye'nin başkenti değildir.

Ankara, dünyanın en kritik güvenlik meselelerinin konuşulacağı diplomasi masasına ev sahipliği yapacaktır.

Liderler burada savaşları, tehditleri, savunmayı ve geleceğin güvenlik mimarisini konuşacak.

Ancak Türkiye'nin beklentisi açıktır.

Teröre karşı çifte standart uygulanmamalıdır.

Müttefiklik, yalnızca ihtiyaç duyulduğunda hatırlanan bir kavram olmamalıdır.

İttifak ruhu, sadece bildirilerde değil uygulamalarda da yaşatılmalıdır.

Cumhuriyetimizin ikinci yüzyılında Türkiye, artık eski Türkiye değildir.

Kendi savunma sanayisini geliştiren, insansız hava araçlarıyla dünyada söz sahibi olan, diplomasi masalarında ağırlığını hissettiren ve krizlerin çözümünde aranan ülke konumundadır.

Belki de Ankara'daki bu toplantının en önemli mesajı da budur.

Dün NATO'ya kabul edilmek için kapısını çalan Türkiye vardı.

Bugün ise NATO'nun güvenlik hesaplarında merkezi rol oynayan bir Türkiye var.

Temennimiz, Ankara'da kurulacak masalarda savaş senaryolarının değil; barışın, hakkaniyetin ve insanlığın ortak geleceğinin konuşulmasıdır.

Çünkü silahlar sustuğunda kazanan sadece devletler değil, bütün insanlık olacaktır.

(YENİGÜN GAZETESİ'NDEN ALINTIDIR)