Toplumları ayakta tutan kolonlar yalnızca beton ve çelikten örülmez. Bir ülkenin asıl taşıyıcı sistemi, insanların birbirine ve kurumlarına duyduğu güvendir. O görünmez kolon çatladığında önce umut sarsılır, ardından dayanışma çöker. Yıkılan yalnızca binalar değildir; ortak vicdan, birlikte yaşama iradesi ve geleceğe dair inanç da enkazın altında kalır.
Türkiye, tarihinin en büyük felaketlerinden birini yaşarken, milyonlarca insan sadece sevdiklerini değil, devletin en kritik anlarda kendilerini koruyabileceğine dair güvenini de kaybetti. En çok ihtiyaç duyulan günlerde kamu kurumlarının beklentileri karşılayamaması, toplumu alternatif dayanışma ağlarına yöneltti.
Özellikle Kızılay'ın deprem günlerinde çadır satışıyla ilgili kamuoyuna yansıyan haberlerin yarattığı derin güven bunalımı, insanların yıllardır inşa ettiği kurumsal aidiyeti adeta yerle bir etti.
Tam da bu atmosferde milyonlarca insan, elinde kalan son umut kırıntısını Ahbap Derneği'ne ve onun kurucusu Haluk Levent'e emanet etti.
Aslında insanlar yalnızca bir derneğe bağış yapmıyordu. Bir fikre, bir vicdana, hâlâ temiz kaldığına inanmak istedikleri ortak iyilik duygusuna tutunuyorlardı. Dişiyle tırnağıyla biriktirdiği üç beş kuruşu, "Belki bir çocuğun battaniyesi olur, belki enkaz altındaki bir canın yarasına merhem olur." düşüncesiyle gönderiyordu.
O gün yapılan bağışlar yalnızca maddi destek değildi; umudun, karşılıksız dayanışmanın ve insanlığın hâlâ ayakta olduğuna dair sessiz bir haykırıştı.
Haluk Levent de bu süreçte yalnızca sevilen bir sanatçı olmaktan çıktı. Çöken kurumsal güvenin yerine toplumun omuzlarında yükselttiği yeni bir güven sembolüne dönüştü. İnsanlar bir kişiyi değil, onun temsil ettiğini düşündükleri iyiliği sahiplendi. Çünkü kurumların dolduramadığı boşluğu, bir insanın samimiyetiyle doldurabileceklerine inanmak istediler.
Ne var ki bugün kamuoyuna yansıyan ve doğruluğu yargı sürecinde netleşecek olan iddialar, yalnızca Haluk Levent'in şahsını tartışmaya açmıyor. Asıl sarsılan şey, milyonlarca insanın deprem günlerinde yeniden inşa etmeye çalıştığı güven duygusudur.
İddiaların ciddiyeti ve kamuoyunda geniş yankı uyandırması, henüz kesinleşmiş bir hukuki sonuca ulaşılmamış olsa bile toplum vicdanında ağır bir kırılma oluşturdu.
Hukukta masumiyet karinesi önemli ancak; özellikle eşi ve eski çalışma arkadaşlarının beyanlarının gündeme gelmesi, tartışmaların daha da büyümesine neden oldu. Bu süreçte hükmü verecek olan elbette bağımsız yargıdır. Ancak kamuoyunda oluşan güven kaybı, mahkeme kararından bağımsız olarak çoktan hissedilmeye başlanmıştır.
İşte tam da burada asıl mesele Haluk Levent değildir.
Asıl mesele, koskoca bir toplumun bütün umudunu tek bir insanın omuzlarına yüklemek zorunda kalmış olmasıdır.
Toplumsal çürüme tam da böyle başlar.
Çürüme bir gecede gerçekleşmez. Önce kurumların içi boşalır. Liyakat yerini sadakate bırakır. Hesap verebilirlik ortadan kalkar. Şeffaflık zayıflar. İnsanlar hukuka değil, tanıdıkları isimlere güvenmeye başlar. Ardından sistem, bireylerin karizmasıyla ayakta tutulmaya çalışılır.
İşte o noktada toplum kahraman üretmeye başlar.
Çünkü sistemin bıraktığı boşluk hiçbir zaman boş kalmaz.
Bir gün bir siyasetçi, başka bir gün bir iş insanı, ardından bir sanatçı ya da bir sivil toplum temsilcisi o boşluğu doldurur. Fakat hiçbir birey, ne kadar iyi niyetli olursa olsun, sağlam kurumların yerini tutamaz.
İnsan fanidir; hata yapabilir, yanılabilir ya da hakkında ciddi iddialar ortaya atılabilir. Kurumlar ise doğru inşa edildiğinde kişilere bağlı olmadan güven üretir.
Haluk Levent figürü de tam olarak bu toplumsal boşluğun içinde büyüdü. O, yalnızca bir sanatçı değildi; çöken güvenin yerine dikilen sembolik bir sütundu. Bu nedenle bugün onun etrafında oluşan tartışmalar, yalnızca bir kişinin itibarını değil, toplumun en zor günlerinde sarıldığı son güven adasını da sarsıyor.
Bugün birçok insanın yaşadığı hayal kırıklığının sebebi sadece bağış yaptığı kurumla ilgili ortaya atılan iddialar değildir. İnsanlar, "İyi insanlar hâlâ var." diyebilme ihtimalini kaybetmekten korkuyor. Çünkü deprem günlerinde gönderilen para, yalnızca maddi bir yardım değildi; vicdanın, merhametin ve birbirimize duyduğumuz güvenin emanetiydi.
Hayırsever insanların en saf duygularıyla yaptığı yardımların böylesi tartışmaların gölgesinde kalması, yalnızca maddi bir kayıp anlamına gelmez. Asıl kayıp, bir sonraki afette insanların yeniden aynı güvenle yardım edebilme cesaretidir. Bugün çalınan şey yalnızca para değildir; yarın birbirimizin elinden tutabilme iradesidir.
Bu yüzden mesele bir kişiden çok daha büyüktür.
Bugün hukuk kendi görevini yapacak, iddiaların doğruluğu ya da yanlışlığı deliller ışığında ortaya çıkacaktır. Ancak toplum olarak bizim çıkarmamız gereken ders bundan bağımsızdır.
Hiçbir toplum güvenini tek bir insanın omuzlarına yükleyerek ayakta kalamaz.
Yardımlaşma ağları; kişilere duyulan hayranlık üzerine değil, şeffaflık, bağımsız denetim, hesap verebilirlik ve güçlü kurumsal ahlak üzerine inşa edilmelidir. İnsanların bağış yaparken isimlere değil, işleyen sistemlere güvenebildiği bir düzen kurulmadıkça benzer hayal kırıklıkları yeniden yaşanacaktır.
Çünkü toplumsal çürümeyi durduracak olan şey yeni kahramanlar değildir.
Toplumu ayakta tutacak olan; güven veren kurumlar, hesap sorabilen bir hukuk düzeni ve ahlaki ilkelerden taviz vermeyen ortak vicdandır.
Beton yeniden dökülebilir, şehirler yeniden inşa edilebilir. Fakat güven bir kez enkaz altında kaldığında, onu ayağa kaldırmak binaları yeniden yapmaktan çok daha uzun zaman alır.
(YENİGÜN GAZETESİ'NDEN ALINTIDIR)