Bakın ne diyor;

Türkiye siyasetinin en büyük tartışmalarından biri yıllarca “vesayet” oldu.

Askeri vesayet denildi, bürokratik vesayet denildi, milletin seçtiği siyasetçilerin üzerinde bir iradenin bulunmasına itiraz edildi.

Bugün ise iktidarın içinden gelen bir isim, çok daha çarpıcı bir cümle kuruyor:

Son dönem sivil siyaset alanının giderek daraldığını, bu boşluğa bürokrasinin yerleştiğini Devlet içinde kontrolsüz yeni iktidar gruplarının peydah olduğunu gözlemliyoruz.”

Bu söz muhalefetin herhangi bir sözcüsüne ait değil.

Bu söz, yıllarca AK Parti’de milletvekilliği yapmış, partinin en kritik karar mekanizmalarında bulunmuş bir isim olan Şamil Tayyar’a ait.

Asıl mesele de burada başlıyor.

Çünkü bu cümle, sıradan bir siyasi eleştiri değil; bir devlet alarmıdır.

Sormak gerekiyor:

Kimdir bu kontrolsüz güçler?

Devletin hangi odalarında oturuyorlar?

Hangi imzaları atıyor, hangi kararları etkiliyorlar?

Güvenlik bürokrasisinde mi güçlüler, yargıda mı, yoksa görünmeyen başka koridorlarda mı dolaşıyorlar?

Daha da önemli soru şu:

Cumhurbaşkanı Erdoğan bunları biliyor mu?

Biliyorsa neden müdahale etmiyor?

Bilmiyorsa, yıllardır “devlete hâkim olduğunu” söyleyen bir siyasi iktidar açısından bundan daha büyük bir sorun olabilir mi?

Çünkü burada karşımıza büyük bir çelişki çıkıyor.

AK Parti’nin bütün siyasi hikâyesi, “vesayet odaklarına karşı mücadele” söylemi üzerine kuruldu.

Peki, bugün gelinen noktada yeni bir vesayet düzeni mi ortaya çıkıyor?

Eğer devlet içinde seçilmiş siyasetin dışında güç odakları oluşuyorsa, bunun adı nedir?

Şamil Tayyar’ın dikkat çektiği ikinci konu en az birincisi kadar önemli.

Cumhurbaşkanının yükünü hafifletecek, siyaset ile bürokrasi arasındaki bağı yeniden kuracak güçlü bir aktöre ihtiyaç olduğunu söylüyor ve bu görev için Berat Albayrak ismini işaret ediyor.

Burada da sorular bitmiyor.

Türkiye Cumhuriyeti’nin bakanları yok mu?

Milletvekilleri ne iş yapıyor?

Cumhurbaşkanlığı danışmanları, üst düzey bürokratlar neden bu görevi yerine getiremiyor?

Yoksa devlet mekanizmasında bir koordinasyon krizi mi yaşanıyor?

Daha da çarpıcı olan ifade ise “Cumhurbaşkanının gücünün istismar edilmesi” tehlikesidir.

Kimdir bu gücü istismar edenler?

Cumhurbaşkanının adına konuşanlar mı vardır?

Onun otoritesini kullanarak kendi iktidar alanlarını kuranlar mı vardır?

Eğer böyle bir tehlike varsa, mesele yalnızca AK Parti’nin iç meselesi değildir.

Bu, doğrudan devlet yönetimiyle ilgili bir sorundur.

İlginç olan ise çözüm olarak yine Erdoğan ailesinden bir ismin gündeme getirilmesidir.

Türkiye’de milyonlarca insan, binlerce siyasetçi ve bürokrat varken, devlet ile siyaset arasındaki köprüyü kurabilecek tek isim gerçekten aile içinden biri midir?

Yoksa burada konuşulan şey sadece bir görev değişikliği değil, iktidarın geleceğine ilişkin yeni bir güç dengesi arayışı mıdır?

Bugün bütün gözler CHP’nin iç tartışmalarına çevrilmiş durumda.

Ancak iktidarın kendi içinden yükselen bu sözler, belki de daha derin bir krizin habercisidir.

Çünkü bir ülkede en tehlikeli durum, muhalefetin iktidarı eleştirmesi değildir.

Asıl tehlike, iktidarın kendi içinden “Devletin içinde kontrol edemediğimiz güçler oluşuyor” uyarısının gelmesidir.